Kapadokya artık milli park değil! (2)

Seramikçi dostlarım…

Bugün hepimiz için geçmişte Kapadokya’da yetişmiş ustalarımızın, konuk sanatçıların ve burada çalışmış duayen seramikçilerimizin emeğine hakkıyla saygı göstermenin vaktidir. Büyük ihtimalle siz de Kapadokya’da ya yaşıyorsunuz, ya konuksunuz ya da ziyaretiniz için fırsat kolluyorsunuz. Bugün Kapadokya için yapabileceğiniz ne var diye bir düşünün. Geç kalmayın!

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: e2809canadolu-avarc4b1zc4b1e2809d-38.jpg

Bu çağrıya neden kişisel bir ihtiyaç duyduğumu sabrınıza sığınarak anlatmalıyım…

İlk sigortalı işime yetmişlerde İzmir orman işletmesinde başlamıştım. Onyedi yaşımdaydım. Bu iş sürecinde akran iş arkadaşlarımla birlikte Kuşadası’ndan Keşan’a kadar ormanlarda çam ağaçlarına tahta kuş yuvası astım. Eğitimimizde ilk öğrendiğimiz sigaranın ormanlık alanda nasıl söndürüleceği idi, yangın söndürmek işimiz olmasa da olası rast gelişler için temel bilgileri de edinmiştik. Toprak, ağaç, kuşlar ve sincaplar değildi o kısacık dönemimde tanımaya başladığım sadece, onların çevresiydi ve onların çevrelerine bağışladıklarıydı daha çok. Özellikle ilk kez bir yangın gözetleme kulesinin önündeki kayalık uçurumdan (Spil Dağı) aşağıdaki ovalara serin rüzgara karşı baktığımda… Ömrümü nasıl geçirmem gerektiğine dair öneriler yağdırıyorlardı.

İlk kez o zamanlar çadırda yattım, yüzümü deniz suyuyla, kabımı kumla yıkadım, ilk kez o zamanlar turistliğe özenip otostop yaptım. İlk o zamanlar büyük bir kentin dar mekanları ile ormanın sonsuz loşluğunu, kentlerde fabrikaya yorgun ve düşünceli giden işçilerle karıncaların küçücük dünyalarını zenginleştirmek için enerjik şevkini karşılaştırdım. İlk sakal traşımı olurken yüzüm yandığında tepelerin sırtlarında ormanı bölerek ateşin atlamasını engelleyen çıplak kuşaklar gelirdi aklıma. O zamanlardan bu yana yeryüzü ile insan yüzünü birbirine benzetirim ve bugün fotoğraf çekerken her iki yüzde diğerinin ifadesini ararım. Bu süreçte kavramlaşarak basit tanımını aşıp aklımı meşgul etmeye başlayan ilk sözcük “toprak” olmuştu. Kolay olmadı Veysel’in sadık yarinin neden kara toprak olduğunu kavramak.

Önceleri yeşillikler çekiyordu ilgimi… Gürgen, kayın, kestane, meşe ormanları… Denizler, göller, şelaleler… Ardından dağlar çağırdı beni, Toroslar, Kaçkarlar, Uludağ, Kaz Dağı, Nemrutlar, Ağrı, Fuji, Elburz… Sonunda Erciyes dur dedi burada, bak aşağıya, ilk gençliğindeki duygunla… Kentten zaten kopmuştum, toprağa ilgim arttıkça da ormanlardan uzaklaştım ve toprağı en çıplak, en yalın, en kendisi olduğu haliyle anlamak için çeşitli seyahatler yaptım. Çöller, ovalar, bozkırlar… Bu sırada kendime doğru da manevi arayışlar içinde olduğum tahmin edilebilir. O seyahatlerde gökteki tek ve küçük bir bulutun çölde yürüyen seyyahı takip edişinin mucize olmadığını anladım, beni de takip ettiğine göre. Dolan dur, gez dolaş, yolum Kapadokya’ya düştü. Bu kez bir dağa uzaktan bakıyordum… Bir ikonaya, bir simgeye, Erciyes’e.

Erciyes Dağı

Erciyes ve kardeşleri Kapadokya’yı şekilendirirken bir çömlekçi ailesi gibi çalışmışlar… Toprak burada kendini başka yerlerden çok daha kendisi olarak gösteriyor. Sanki ondan toprak olarak kalmasından başka bir talebimiz olmaması gerektiğini söyler gibi… Oysa o içinde insanın değerlerini oluştururken üstünkörü, aceleci, kolaycı ve ihmalkar davranmakla neler kaybedeceğini saklıyordu. Anadolu toprakta saklı olan işte o zahmetli bereketin keşfedildiği yerdir. Burada asırlardır yaşayan insanlar bu yüzden cefakar, fedakar ve yine de doğaya minnettardır.

Toprak Kapadokya’da bereketini kendisiyle birlikte de sunar. Binlerce yıllık geçmişini kendinde biriktirir, çağını kendiyle şekillendirir. Avanos bu sürecin Kapadokya’daki çağdaş merkezidir. Kültepe’den Acemhöyük’e binlerce yıllık kültürün günümüzdeki aynasıdır. Tarihi boyunca usta çömlekçiler yetiştirdi ve bugün de ülkemizin geleneksel çömlekçiliğini temsil eden kasabalarımız arasında seçkin bir yerdedir. Elbette taşıdığı sorumluluk pek ağırdır zira yalnız Ankara, Kayseri, Niğde, Nevşehir, Aksaray, Hacıbektaş müzelerindeki değil neredeyse tüm müzelerimizdeki pişmiş toprak eserlerin günümüzdeki takipçisi ve geliştiricisidir.

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: kapadokyalc4b1lar-03.jpg

Bugün seramik sanatımızın Anadolu ile ilişkisinin kurulmasında Kapadokya bölgesi bağlayıcıdır. Ülkemize gelen turistlerin müzelerde gördüğü toprak eserlerin bulunduğu ve üretildiği yerleri de görmek istemesi doğaldır. Buraya geldiklerinde onlara çömlekçilik ve seramik üretimi hakkındaki ilk bilgiyi doğal çevre verir, uzmanlığa bile gerek bırakmaz. Vadilerdeki arazinin doğal oluşumları bir sanatçı olsun veya olmasın her ziyaretçiyi dev seramikler görmüş gibi büyüler. Sonrasında bir çömlek atölyesine girdiklerinde doğal, kültürel ve tarihsel süreci algılamaları için birkaç dakika yeterli olur. O atölyelerde maharetli ellerin yoğurduğu toprak geleceğe devredilen geçmiştir, tazelenen gelenektir. Çoğunuz bu ortamların şahidisiniz.

Doğanın verdiği ürünler Kapadokya’da binlerce yıl seramik kaplarda saklandı, halen de özellikle tercih edenler az değil… Seramik sanatında gelenekten kopmadan çağdaş ihtiyaçlara cevap veren ülkelerde seramik sanatı günlük yaşamdan bilimsel alanlara kadar işlevini geliştirerek sürdürüyor. Bizde öyle mi? Doğa korunmazsa, yaşamı hangi kaynak besleyecek? Kapadokya’nın milli park olarak korunması çömlekçiliğin ihmal edilmiş yönlerinin de korunması anlamını taşıyor. O küpler, yayıklar, üzlükler, süzekler nerede? Onlarla birlikte şarap da, pekmez de ortadan kayboldu. Pazar yerinde turşu için plastik bidonlar satılıyor. Yoğurt ve sütlaç daha şanslı olsa da, ne damadın lalesi kaldı, ne de Avanos’un lale vazoları. Tanrı insanı bir avuç çamurdan boşuna mı yarattı? Geldiğimiz yer belli, gideceğimiz yer de belli, peki o toprağın hiç mi kıymeti yok? Kapadokya’nın toprağı eriyor, mekanı çöküyor, şapkalar düşmek üzere…

Turizmin Türkiye’nin milli ekonomisine katkısı %20’nin üzerinde olduğuna göre Kapadokya halkının bu gelirden aldığı payla bugünkü yaşam koşullarının da orantılı olarak daha iyi olması gerekirdi ve Kapadokya’nın bilinçli korunmasına da daha fazla pay ayrılması beklenirdi. Turizm gelirlerinin nereye harcandığı ise uzmanların detaylı açıklamasına muhtaç. Kapadokya’nın doğal ve kültürel zenginliğinin nasıl yönetileceği konusundaki tartışmalara ve fikirlere ne derecede kulak verildiğini ve dikkate alınacağını zaman gösterecek. İşte bu nedenle bugün pek çok sorunla karşı karşıya olan Kapadokya’nın size her zamankinden daha çok ihtiyacı var.

Tedirginim, endişeliyim ama umutsuz değilim. Çünkü toprak Veysel’in dediği gibi işkence ettikçe bize yine de gülecektir… Ve sanatçının aklı, vicdanı, mahareti ve barışçı yaklaşımı olumsuz gelişmelerin önüne örülecek en sağlam set olacaktır.

İlgili video için : https://www.facebook.com/ahmetozyurt.avanos.cappadocia/videos/vb.100002621115588/2409336979163649/?type=2&theater&notif_t=video_processed&notif_id=1572237562970415

Kapadokya artık milli park değil! (1)

Fotoğrafçı dostlarım, fotoğrafçı arkadaşlarım, Ustalarım…

Fotoğraf kulüplerinin, federasyonunun, fotoğrafhanelerin tüm yöneticileri…

Burada adı geçen fotoğrafçıları tanımayan bir fotoğrafçımız var mı?
Sanmıyorum, çünkü bu isimleri tanımak için fotoğrafçı olmak bile şart değil.

Onlar dünyanın tanınmış fotoğrafçıları ve Kapadokya’nın dünyada tanınmasında en önemli işlevi gerçekleştirenler… Abbas, Ara Güler, Henri Cartier-Bresson, Josef Koudelka, Marc Riboud, Mehmet Biber, Nuri Bilge Ceylan, Nikos Ekonomopoulos, Mehmet Ünal, Rene Burri, Richard Kalvar ve adını sayamadığım dünyanın belli başlı ve Türk fotoğrafının neredeyse tüm ustaları…

Bugün hepimiz için geçmişte Kapadokya’da çalışmış ustalarımızın emeğine hakkıyla saygı göstermenin vaktidir. Büyük ihtimalle siz de Kapadokya’ya ya geldiniz ya da gelmek için fırsat kolluyorsunuz. Bugün Kapadokya için yapabileceğiniz ne var diye bir düşünün. Geç kalmayın!

Tedirginim, endişeliyim ama umutsuz değilim. Bugün bir müzenin gerekliliğinden daha öncelikli sorunlarla karşı karşıya olan Kapadokya için Mayıs 2012’de yaptığım bir sunumda bugün de geçerli olan sorunlara değinmiş ve önerilerde bulunmuşum… Lütfen siz de katılın, Kapadokya’nın size her zamankinden daha çok ihtiyacı var.

İlgili video için : https://www.facebook.com/ahmetozyurt.avanos.cappadocia/videos/2400192463411434/

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: aliborovali_p0u0071_20190209_web.jpg
Kızılçukur, A.Ö.

Kapadokya artık milli park değil! Cappadocia is no longer a national park!

Dünyanın çeşitli yerlerinde milli parklar görmek nasip oldu ve kendi ülkemde olduğu için değil yeryüzünün en anlamlı hali olduğu için Kapadokya’ya yerleşmeye karar vermiştim… Şu an doğanın bu özel mekânına ve insanlığın burada biriktirdiği kültürel tarihe karşı yapılanlar nedeniyle kendimi müsebbiplerine karşı nefret duygusu içinde hissediyor ve Kapadokya için çok üzülüyorum. Yine de bu topraklarda tanıdığım hiç yitmeyen bir umutla yanlıştan dönülebileceğine inancımı korumak istiyorum. Kağıt üzerinde aksi yazılı olsa bile Kapadokya sadece ulusal değil tüm insanlığa ait uluslararası kültürel ve doğal bir parktır ve öyle kalmalıdır. Verilen zarardan kurtarılmalıdır, tüm yıpranmışlığına rağmen bu mümkündür.

Do you know? Goreme Valley and Surroundings (Cappadocia-Turkey) was removed from the national park status. What can we do? What can you do? What do you think about the future of Cappadocia?

Lodosun Getirdiği

Mutlu yaşamın mekânı hep karşı kıyıda bir yerde… Lodosun getirdiği bu hayalin bedelini gösteriyor…

Ahmet Özyurt, 11 Nisan 2019, Asos.

Avrupa’dan Anadoluya lodosun getirdiği bir Suriyeli mülteci çocuk pabucu. Çifti ortada yok, çocuğun akıbeti belirsiz…

Deniz kenarında büyüdüm, oyuncak satın almanın akla getirilmediği yıllardı… 23 Nisan geldiğinde kasabaya gelen çerçilerin kamyonlarında neler olduğuna bakar paramız olmadığı için arkadaşlarımızla aramızda lodosun bize getireceklerinin daha güzel olacağını iddia ederek birbirimizi ikna ederdik. Ya da hıdırellez zamanı panayır kurulmasını bekler tüylü mermiler atan tüfekle oyuncaklara nişan alır ateş ederdik; ne kadar beceriksizdik… Lodos ise hiç bir zaman sahili boş bırakmaz bize cömertçe sürprizler taşırdı… Lodosun gerçeği tüm hayallerimizi zenginletirmeye fazlasıyla yeterdi… Biraz tamir etmek, bazı şeyleri birleştirmek, ayırmak, çözmek ya da parçalamak tasarım yeteneğimizi geliştiriyor ortaya çıkardığımız oyuncaklar benzersiz oluyordu. Fakat sahilde umutla dolaşıp lodosun getirdiklerini toplamak her zaman sevinçle sonuçlanmıyordu… Bir arkadaşım bulduğu nesnenin ne olduğunu bilmeden keserle parçalamaya kalkınca şiddetli bir patlama yüzünden parmaklarından olmuştu… Deniz sadece iyi ve güzel şeylerle dolu değildi… Öyle korkmuştuk ki lodosçuluğu bırakmak zorunda kalmıştık.

Yol arkadaşım Ferit belki de bir sahilde ilk kez lodosçu olarak yürüyor, bir elinde çuvalı, diğerinde kamerası yaşanmış bir senaryodan kalan gerçeği çevre üzerinden bulmaya çalışıyordu…

Aradan yıllar geçti… Denizden uzakta Kapadokya’da yaşıyorum. Bu yıl Nisan ayında çocukluğum ve gençliğimin geçtiği sahillere yolum düştü. Asos yakınında sahildeki evimize yıllardır gitmemiştim. Uzun zaman uğramayınca evin sahibi Yalova depreminde ölmüş diye bir söylenti uydurulmuş… Tahmin ettiğim gibi evin sadece iskeleti kalmış. Neyse ki bahçedeki zeytin, çam ve akasyalar yaşıyor…

Evin terasından doğuya bakınca Behramkale görünür. Tepedeki Asos antik kenti bugünü geçmişe bağlayarak zamanı sıkıştırır ve bana o bilge kişiyi; Aristoteles’i anımsatır. Yürümenin bedenimi ve zihnimi zinde tutmasını ona borçluyum desem abartmış olmam. O da yürümüş olmalı bu sahilde, karşı kıyıdan gelmişti ne olsa… Sahilde dolaşırken küçük dalgaların hışırtısında çocukluğumu anımsadım. Fakat ne zaman sahilde yürüme fırsatı bulsam o patlayan nesneye rastlayacak gibi olurum…

Pek çok emzik denize düşmüş olabilir… Bu emzik ise muhtemelen denizin ağızdan aldığı ve lodosun getirdiği…

Denizin kıyısında lodosun getirdiği öyle çok şey vardı ki ölü bir evden anıların canlanmasına fırsat vermiyordu… Sahildeki nesnelerin geldiği yöne baktım; lodos Midilli adası tarafından esiyordu…

Evin halini unuttum, lodosun getirdiği nesneler çoktan düşüncelerimi hükmüne almıştı. Sahilin en sessiz, ıssız bölgesi burası. Sadece iki ev var ve ikisi de harap. Çakıllı sahilin arkasındaki bahçede birkaç zeytin ağacı var… Kenarlarındaki çalılıklar iyice yükselmiş… Denizden bakıldığında bahçenin içi görünmüyor… Belli ki o bahçe de iki ev gibi pek çok insana mekan olmuş… Etraf çöpten geçilmiyor… Çöpler apar topar terkedilmişliğin artıkları; elbiseler, çantalar, cüzdanlar… Sahildeki çöpler ise lodosun getirdikleri; patlak şambreller, pompalar, bot parçaları, kürek kırıkları, can yelekleri, yüzme kollukları, vesikalık fotoğraflar, südyenler, eldivenler, pabuçlar, emzikler, biberonlar ve en çok da cüzdan…

Pompalar çeşitlidir ama temel işlevleri aynıdır; hava basarlar… Nerede olduğunu, nereye ve nasıl gideceğini bilmeyen, ne yapacağını şaşırmış, başına gelmiş olanla gelecek olanın bilinmezliği içinde ambale olmuş insanlar için herhangi bir pompa her işi görür görünür…

Denize baktım, tertemizdi, sakindi… Yağmurdan sonra güneş ışığı suyun mavi rengini koyulaştırmış, küçük dalgalarının köpüklerini parlatıyordu. Karşıdaki ada elimi uzatsam bir çiçek koparacak kadar yakın görünüyordu… Eskiden, çok değil on yıl kadar önce iki kıyı arasında balıkçı sandallarıyla yük ve yolcu gemilerinin geçtiği bir boğazdı burası… Bu defa sadece bir sahil güvenlik botu doğudan batıya aheste aheste bir o tarafa bir bu tarafa gidip geliyordu… Hayal kurmamak için ilgimi sürekli başka bir konuya yöneltmeye çalışsam da hafif esen lodos iki yaka arasında olan bitenleri düşlemeye zorluyordu…

Suriye’deki savaştan önce yosundan, deniz kabuklarından ve balıkçı ağlarından başka bir şey getirmeyen deniz adeta kendini temize çıkarmak ister gibi insanlara ait eşyaları reddediyordu, nesi var nesi yok lodosa teslim etmişti… Umudun pembe rengini karaya çeviren kader sahili kurbanların eşyalarıyla doldurmuştu.

Denize girmek için değil, denize düşme ihtimali nedeniyle kullanılmış bir kolluk… Ve ihtimal muhtemelen cereyan etmiş olmalı…

Denizden bakıldığında kara yakın görünür, yaklaştıkça uzaklaşan dağlar gibidir… Çocukken optimist sınıfı yelkenlimle yakalandığım o ani rüzgarın şiddeti geldi aklıma; yanımdaki yunusları köpek balığı sanmıştım… Onlar bana dostça eşlik ediyor olsalar da ben onları birer canavar olarak görüyordum. Karaya doğru o kısacık mesafe pupa yelken bir türlü son bulmuyordu…

Denizi hiç tanımayan bir insana, hele umutları yıkılmışsa deniz hakkında ne söyleseniz inanır, hele böyle güzel bir günde karşılaşmışsa… Nereden bilsin havanın patlaması ne demek, bir bombanın patlamasından kötü olacak değil ya… Nereden bilsin denizin içinde ne var, köpek balığını, ahtapotu nereden bilsin, suyun yüzme bilen için bile kısa sürede acımasızlaşacağını… Hem şurası zaten, bunca maceradan sonra… Saatler mi kaldı, dakikalar mı… Sonrası… Yaşam… Savaşı unutturacak güzellikte bir yaşam… Bebeklerin, çocukların geleceği için biraz üşünse değmez mi?

Çevre köylerde yaşayanların anlattıkları ne kadar doğru emin olmasam da o şişme botlara binenlerin tüm eşyalarını bırakması isteniyormuş… Bazen elbiselerini çıkarmaları bile… Çocuklar ve kadınlar için eldivene müsade varmış… Bebekler için biberon, emzik… Büyükler için boşaltılacak cüzdanlar… Kalitesiz ve güvensiz can yelekleri… Hayaller, umutlar, korkular ve endişelerden oluşan yük için ise ne sorgu ne sual…

Kapadokya’da çocuk bayramı…

Aradan kısa bir süre geçti, Kapadokya’ya dönmüştük ve 23 Nisan Çocuk Bayramı geldi. Ortahisar kasabasında Suriyeli çocukların bayram için hazırlandıkları bir tören yürüyüşü* yapacakları haberini alınca izlemeye gittim. Hava muhalefeti dolayısı ile birkaç gün ertelenen bu etkinlik yapıldığı gün özel bir etkiye sahipti, bayram geçmişti ve sokaklarda sadece Suriyeli çocukların etkinliği vardı, bu durum gösteriye ayrıcalıklı bir hal kazandırmıştı…

Suriye’den ayrılıp Kapadokya’da mülteci olarak yaşayan çocukların 23 Nisan Çocuk Bayramındaki yürüyüşleri için yaptıkları bir pankart…

Dev ahtapotlar, dev yengeçler, ağzını açmış saldırgan köpek balığı, testere dişli timsahvari bir canavar… Göçmen kuşları… Çocuklar dansederek, güle oynaya, kıyıya ulaşmak telaşındaki dalgalar gibi bir o yana bir bu yana salınarak hızla ilerliyor, çevrelerine neşe saçıyorlar, çocuk olmanın, mutlu olma şansını yakalamanın tadını çıkarıyorlardı… Taşıdıkları temsili nesneler ise benim için başka bir sahnenin oyuncuları gibiydi. Çocuklar denizin beyaz köpükleri gibi pırıl pırıl parlarken taşıdıkları nesneler dalgaların üzerinde sıçrayan handiyse canlıymış gibi ürkütücü vahşi deniz yaratıklarını temsil ediyorlardı… Kendileri tasarlayıp kendi elleriyle yaptıkları bu nesneler kafalarına taktıkları masklarla da uyum içindeydi… Onların bu maskları tasarlarken neyi ifade etmek istediklerini bilmiyorum ama bana sahilde botun karşıya geçirilişini ayarlayan ölüm tacirlerinin paragöz vicdansızlıklarını düşündürdü…

Asos ile Midilli adası arasında mesafe dardır ancak deniz çok derindir ve sualtı yaşamı bakımından dünyanın en ilginç bölgelerinden biridir… Kuşku yok ki bu sularda yaşayan deniz canlıları çocukların temsili yaratıklarından daha vahşi ve acımasızdır. Onlar insanların suyun üstündeki ve dışındaki savaşından habersiz kendi karanlık dünyalarında ve düzenlerinde doğanın yasalarına uygun olarak yaşarlar ve vahşiliklerinin suçlusu değillerdir… Çocuklar da denizin bu hallerinden habersiz, adeta Asos’la Midilli arasındaki o kısacık yolculukta karşılaşabilinecek olayları sahneye koymuşlardı…

İnsanlar arasına sınırlar çizenlere insan icadı dikenli teller, beton blok duvarlar, mayınlı bölgeler, çukurlar yetmezmiş gibi insanları dağlarla, nehirlerle, vadilerle ve denizin boğazlarıyla ayırmaya hâlâ ne kadar da hevesliler… Bir insan durup dururken, iyi kötü kendince bir mutluluk inşası içinde yaşarken aniden neden atalarından miras kalmış doğduğu toprakları terkedip perişan olmayı da göze alarak göç etsin… Ölümü tercih edebilmek yaşamaktan daha öncelikli hale nasıl geldi… Oysa tabiat bize Midilli’nin bir çocuk pabucunun süsü gibi ya da gömleğinde boğazını sıkan bir papyon misali Kaz dağının parçası olduğunu söylüyor… Suriye, Türkiye ve Yunanistan’ı birbirinden sınırlarla ayırmak haritalar üzerinde mümkün olabilir ama insanlarını birlikte oluşturdukları ve içinde birlikte yaşadıkları kadim ortak kültürün bağlarını çözmek pek de olası görünmüyor…

Ah Safo, dedi giderken, nedir başımıza gelen?

İstemeden bırakıyorum seni.

Dedim ki, git güle güle,
git ama unutma beni, biliyorsun sana bağlılığımı.**

* Ortahisar’daki çocukların gösterisini; “Suriye’deki şiddetten kaçan ve Kapadokya bölgesine sığınan bireylere ve ailelere yardım etmek amaçlı bir sivil toplum kuruluşu” olan ‘Helping Hands Turkey’ organize etmişti. http://www.helpinghandsturkey.com

** Safo-Şiirler, Beşinci Betik’ten alıntı, Azra Erhat-Cengiz Bektaş. https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2017/03/11/antik-dunyanin-kadin-sairleri-neler-yazdi/

Sergide yer alan fotoğraflardan örnekler

C+ Üst Salon:

Lodosun Getirdiği / Asos sahili

C+ Alt Salon:

Çocuk Bayramı / Ortahisar

Sergiyle ilgili galeri sayfasındaki haberi okumak için / To read the news on the gallery page about the exhibition: https://seramikartisanatgalerisi.com/2019/06/13/lodosun-getirdigi-sergisi-20-haziranda-cda-aciliyor//