“SOSYAL FOTOĞRAFÇILIK” ÜZERİNE…

Gün geçmiyor ki sözlüklere yeni bir terim eklenmesin. Yeni bir medya pazara sürülmesin, yeni bir teknolojik araç icad edilmesin… Çoktandır çağdaş sözlüklerde ve çeşitli bilgi kaynaklarında yerini alan bu yeni terimlerden biri de fotoğrafla ilgili. Belki kimimiz henüz duyduk ama çoğumuz onun içinde yaşıyoruz, onsuz yapamıyoruz. Yoksa siz bir süredir “SOSYAL FOTOĞRAFÇI” olduğunuzdan bihaber misiniz?

Sanal Diyalog

Her şey ne kadar çabuk değişiyor, eskiyor, unutuluyor, gözden düşüyor… Hep böyle miydi? Hep böyle idiyse neden…

Neden mi, bu soruya ne gerek var, böyle oluyor işte, derdin ne senin? Nedenlerle uğraşacak ne vaktimiz var, ne de kafamızı yormaya gerek var… Birileri bizim için düşünmüş, hazır avucumuzun içine vermişler, ekonomik, daha ne? Hem kendimizi ifade etmenin daha etkin bir yolu mu var ki? Üstelik capcanlı, anında… Sen sahafları dolaş, biz her yerdeyiz, gerçek biziz yani… Biliyor musun, ben artık bildiğin fotoğrafçılardan değilim, onlar çoktan fosil oldular… Ben bir “Sosyal Fotoğrafçı”yım. Aynı zamanda bir sanatçıyım… Ben bir muhabirim, ben bir protestim, ben bir yazarım… Tarihçiyim, estetikçiyim, eleştirmenim, hem klasik hem avangart olabilirim… Bilgi küpüyüm, medyam var, editörüm, film bile yaparım, ben her şeyim!

Belki bir gün herşey yeni baştan gözden geçirilir… Belki de sandığımız gibi değildir… Biraz emekle, biraz titizlenerek, fiziken üretmenin tadını anımsarız… Hep birlikte kadeh tokuşturduğumuzu, çiçeklerin kokusunu… Gözyaşını silmen için uzatılan mendili… Ne zamandır bir çocuğun ya da sevgilinin saçını okşamadın, hatırlıyor musun? Parmak uçlarının üşüdüğünü… Karda sarmaş dolaş yürüdüğünü? Boğaz’da bir kahvehaneye sığınıp sıcacık bir salep içtiğini…

Artık senin de bloğun gelmiş… Şair olmuşsun. Şairler eskiden 500 satardı, sen bugün başla, milyon tık alırsın. Bırak bunları ama, yanlış kaldırımda yürüyorsun.

Öyle mi dersin… Kafam karıştı.

Karışır tabi, bak sana izah edeyim: SOSYAL FOTOĞRAFÇILIK bu; bildiğin gibi değil. İkinci sözcüğünü geçelim, önemli olan ilki, sosyal olması. İnsanların bir zamanlar bireysel ruhları olduğundan söz ediliyor. Ve suret çıkarmak, yani resim, heykel, fotoğraf gibi şeyler yapmak bu ruhları bedenlerinden çalmak etkisi yaratıyormuş. Bu sorun çözüldü, artık ortak bir ruha sahibiz. Ruhlarımız zaten soyut olduğundan sanal olmaları sorun olmadı. Çalınmaları gibi bir davranış çoktan unutuldu, zira onu orta malı yapmak zaten artık farkındalık dışında. Bedene gelince; ruhun hükmünden kurtuldu. “Sosyal Fotoğrafçı” olduğunda yeni çağın nimetlerinden ziyadesiyle yararlanıyorsun. Mesela şöyle diyorsun:

BEĞENDİM!

Böylece beğeni düzeyini göstermiş oluyorsun. Bu arada beğendiğin tarafın da kendini beğenmesine katkı veriyorsun. Üstelik artık gizli bir anlaşma ile birbirinizi beğenmeye devam ediyorsunuz, aksi hiç de etik olmazdı değil mi? Böylece bu beğeni ağı genişliyor, bu ağa kimler düşmüyor ki… Beğenilmekten kim hoşlanmaz; ama bir minik şartı var, sen de “Beğendim” diyeceksin. Ah koltuğumda gururla geriniyorum, artık yerimden kalkmadan Paris sokaklarında (Street View) bile gururla dolaşabilirim. Her an beni tanıyan birisi çıkabilir, ee boşuna değil, her gün beni tanıyor olabilecek onlarca kişiyi bana bildiriyorlar…

Neyi beğeniyorsun?

Neyi mi? Sosyal gerçekleri elbette.

SOSYAL MEDYA; TAM DA ANLADIĞIM GİBİ… İŞTE BENİM YOLUM…

Sosyal medyada hergün onlarca fotoğraf projesi, yarışması yayınlanıyor. Anladım ki birisi tam da benim için. Üstün yetenekleri kanıtlama  ve tüm insanlara duyurma fırsatı sunuyordu. İşte benim yolum, dedim. Bazı çok önemli tanınmış fotoğrafçılarla aynı ortamda olmak bile bir ayrıcalık. İşte onların arasında ilginç konularda gruplar oluşturanlar vardı ve beni de davet etmeleri henüz kendimin ne kadar iyi fotoğrafçı olduğumu farketmediğimi gösterdi. Anladım ki ben de onların düzeyinde bir fotoğrafçıyım, sadece şimdilik onlar kadar tanınmıyorum. Ama bunun da yolunu gösteriyorlar ve her gün takipçilerim çoğalıyor. Bu siteleri kurmak öyle kolay iş değil, adamların misyonu bu, hepsi gönüllü, hizmetimizde olmakla gurur duyuyorlar. Eh bir küçük bağış da (donate) bizden olmalı değil mi?.. Sosyal medyanın meydanına çıkmıştım artık. Gösterilen ilgi ve iltifatlar karşısında hiç şaşırmadım desem yalan olur. Olumlu bir şekilde fikir alışverişleri başladı. Tartışmalar her zaman eğlenceli oluyordu. Önceden bildiklerimin çoğunun yanlış olduğunu da öğrenmiş oldum. Öğrendiklerimi uygulamak için almam gereken yeni makineler, lens ve aksesuarlar için indirimli satış sitelerini bile öneriyorlar. Bir kaç ziyarette bu sitelerden öğrendiklerimi anlatmak için yakında ben de bir blog yazacağım.

BLOG; SADECE FOTOĞRAF ÇEKMEK YETMEZ Kİ, YAZMALIYIM DA…

Bloğumun fotoğrafla ilgili olduğunu anlamak ve ilgili tarafları uyarmak zaten internetin işi. Benden haberdar oldukları anda jestler başlıyor… Beni de herşeyden haberdar ediyorlar. Yazdıklarımın anlamından, işlevinden çok metinde kullandığım sözcükler önemli. Eh önemli sözcükleri bulma konusunda masamdan kalkmam gerekmiyor tabi. Ayrıca etiketler, kategoriler, öne çıkan görseller, özetler de metnimin önemini ortaya çıkarmada sihirli değnek misali çalışıyorlar… Konumunu belirtmen ve paylaşım medyalarını da bolca kullanman sayesinde önemli bir yazar olmak işten bile değil. Bir kaç fotoğraf da ekledin mi yazın da fotoğrafla ilgili oluverir, hepsi bu. Düşünsene, önemli bir yönetmenimiz bile bir röportajında “fotoğrafın kendini ifade etmede yetersiz kaldığını, bu nedenle sinema yaptığını” söylemişti. İnsanın başına herşey gelebilir, yine de fotoğrafı tamamen dışlamak yersiz.

FOTOBLOG; FACEBOOK, FLICKR, TUMBLR… AZ YAZ, ÇOK OKUNSUN…

Blogların fazla okunmadığını, yeterince ilgi çekmediğini, pek çok sörfçü için sıkıcı olduğunu duydum. Hemen işin kolayını aradım. Bulmak için hiç uğraşmadım, posta kutumun davet mektuplarıyla dolduğunu farkettim. Fotoğraf dediğin yazıya ihtiyaç duyurmamalı değil mi? İşte çaresi; fotobloglar! Bu bloglar zaten hazır, sen fotoğrafını paylaş kafi. Yorumlar, tartışmalar, elbette beğenmeler seni hep yukarı taşıyor. Bazılarında başparmağın aşağı doğru olduğu semboller de var ama ben aldırmıyorum, insanların nezaket anlayışı ölmedi ya, onlar hep marazi, muteriz. Bir çok ünlü fotoğrafçının sosyal medya ortamlarını kaldıraç gibi kullandığı ortada, kendi websitenle uğraşmaya değmez. Sadece seni merak eden az olur, neden başkalarını merak ederken sana da rastlamasınlar, bir görsünler yeter, senin fotoğrafının neyi eksik? Yazarsın altına bir kısa cümle tamam, büyük sanatçıların, filozofların sözleri de yakışabilir senin fotoğrafının altına,  diğer bilgileri zaten tık tık işaretleyerek veriyorsun… Mesela Küba’ya gitmişsin, İtalya’ya gitmişsin, kolayca anlaşılır, herkes gidip oralarda fotoğraf çekebilir mi? Senin yaşadığın yer o kadar fotojenik değilse ne yapacaksın? Bazen şansın da yanında olmalı, ne de olsa Venedik gibi yerlerde, karnavallarda falan çekilen fotoğraflar pek çok, her gün de sütlaç yenmez ki canım, o zaman seninkine de neresiymiş diye bakanlar oluyor tabi… Kendine bir sayfa, bir pano yaptın mı kişiliğinle pek çok kişiyi panona iğneleyebilirsin. Düşünsene, başkasının da olsa, bir Maçu Piçu, bir Rio, bir Burma senin panonda… “Panon neredeyse, evin de orasıdır.”

INSTAGRAM; KARANLIK ODA, AYDINLIK ODA, DENEYSEL… FASAFİSO.

Sen mazide karanlık odalarda ellerini siyanüre, hipoya soktun diye, solarizasyon, polarizasyon, kolorizasyon, satürasyon, infraret, dubleks, polaroid, tonlandırma, dönüştürme vs efektleri kullanmak senin tekelinde mi kalacaktı? Geçmişte bu gibi oyunların marifet olduğu biliniyor ama günümüzde marifet prim yapmıyor, o halde ne yapacaksın, şimdi oturup fotoğraf tarihi mi öğrenelim… Açarsın Wiki’yi sorarsın, söyler sana. Uyguluma mı, bir tık, hepsi bu, beğenmezsen diğer düğmeyi tıkla. Yetmedi mi, bir sürü efekt eklentisi sakız parasına satılıyor, seç beğen al. Dedelerimizin vesikalığın arabını kurşunkalemle rötuşladığı günler tarihe bile geçmedi, şimdi tüm yüzler Clark, Loren… Makyaj firmaları reklamlarına güzel yüz seçmekte bolluktan zorlanıyor. Ayrıca fotoğrafların nostaljik olması için öyle 100 yıl falan beklemeye de gerek kalmadı, tık dedin mi yarım yüzyıl, tık dedin mi 50 ASA Siyah Beyaz film sonucu… Çizikleri bile seçersin, cam negatif çiziği, hipoda az kalmış solukluğu, birbirine yapışmışlık dökülmeleri, marjör çerçeveleri… Deneysellik mi, fasafiso. Deneme, tıkla!

Sosyal Fotoğrafçılık çok hızlı yaygınlaştı. Fotoğrafın ne olup ne olmadığı kimsenin umrunda değil. Göstermek görmenin de gösterilenin de üstünde bir öneme sahip. İnsanların bu arzusuna cevap vermekse pazarlama sektörünü yönetenlerin ellerini ovuşturmasına neden oluyor. Bir taraftan bakınca fotoğraf meşguliyeti ucuzlamış gibi görünüyor, fotoğraf makinesi almadan bile fotoğraf çekiyoruz. Diğer taraftan ucuzdan vazgeçmenin kolaylığı daha yeni bir ucuzu cazip kılıyor; ama harcama hiç bitmiyor. Eskiden bir çırpıda boşalan cüzdan bugün hiç açılmadan boşalıyor.

GRUP KUR, SAYFA YAP, SOSYALLEŞ.

Eh, ama sosyalleşmenin de bir bedeli olacak tabi. Bu durumu hafifletici teselli ortamları da hiç az değil. Grup kur, sayfa yap; bedava, sosyalleş. Grubunun üyelerini çoğaltmak günümüzün en takdir edilesi marifeti. Sosyal ağlarda da durum farklı değil; “… Artık bizi sevmediğini düşünmeye başladık! …kendimizi terk edilmiş hissediyoruz. …Lütfen geri dön…” diye yalvaran sese nasıl kulak tıkarsın. Üstelik seni çağırdıkları konularda duyarsız kalmak utanç verici. Sistem hizmet verebilmek için kendini her halde göstermeye razı, sen yeter ki sosyalleş. “Facebook’a son girişinizden bu yana pek çok şey oldu. Arkadaşlarınızdan kaçırdığınız bildirimlerin bazılarını burada görebilirsiniz.” gibi arkadaşlık anlayışımızı sürekli pozitif tutucu uyarıları yazabilmek için çalışan psikiyatristlerin maaşının ne kadar olduğunu sen tahmin et. Çok çalışıyorlar anlayacağın.

 SAYISAL FOTOĞRAF, SAYISAL KRİTERLER…

Kaç kişi beğenmiş? Kaç kişi görmüş? Paylaşan olmuş mu? İletişimde bulunanların sayısını öğrendin mi? Sayısal Fotoğrafçılık en çok adına yakışır alanda gelişti; sayısal gelişme! Kaç piksel, kaç işlevli, kaç lira? Bu kaçıncı vaz geçişin, karar ver artık, kaçırdığın takipçi sayısını hiç hesapladın mı? Say parayı, al sayısalı. Makinenin pikseli kadar fotoğrafçısın haa, 20 megapiksin altında olmasın! Ben de biliyorum 16MP’ten fazlasına gerek yok ama itibar diye bir sorun var, değil mi? Aslında zaten 2000 pikselden büyük fotoları internet ortamında kullanmanın yararı olmadığını bilmiyor değilim, ama bulutta yüksek resolüsyon olanlar kalsın, ya çektiğim fotoğraf günün birinde çok tık alırsa, belki öylesi gerekir, basacak olurlar belki, neme lazım. Bulutlardan yer satın almanın öyle rahatsız edici fiyatlara olduğunu söyleyemeyiz. Ama 5GB alan da çok çabuk doluyor canım. Fotoğrafçı dediğin üretken olmalı. Yer satın almak için ödenen paranın tarihe kayıt düşmenin yanında ne önemi olabilir, değil mi?

EL ÜSTÜNDE, BULUTLARIN ÜSTÜNDESİN, ALT YAPIYI BİLMEN GEREKMEZ…

Sosyal Fotoğrafçı olmanın ne denli gurur verici olduğunu iyice anlamış olmama karşın şu bulut meselesini kavramış sayılmam. Kimisi soruyor, nasıl güveniyorsun? diye. Nasıl güvenmeyeyim kardeşim, geçenlerde yeni bir sistem yükledim, pek çok program çalışmıyor. Fotoğrafları Aperture’da biraz işlemeye kalkmışım işte, mevcut gibiler ama orijinal RAW’larını bulamıyorum. Üstelik harddiskim de yere düştü, gitti 2TB fotoğraf! Kurtarılamadı maalesef, çok üzüldüm. Ben de bulutlara yükselmeye karar verdim. Şimdi içim rahat, gözüm arkada kalmaz. Nasıl olsa günün birinde fotoğraftan anlayan birileri çıkar da benim kıymetim anlaşılır. Böyle çok sanatçı var tarihte değil mi?

DÜNYAYI DOLAŞMANA GEREK YOK, SEN KENDİ DÜNYANI PAYLAŞ, BAŞKA DÜNYALAR BİZDEN SANA HEDİYE!

Sevdiğim renklerin sevildiğinden, takıldığım kafelerin seçkinliğinden, alışveriş yaptığım marketin güvenilirliğinden artık eminim. Aynı yerlere gidenlere baktım da, en seçkinler orada. Hem biliyor musun, onunla aynı renkleri seviyormuşuz! Ona fosforlu yeşil bir cep telefonu hediye alsam mı diye düşünüyorum. Altın kaplı da bir kılıf yanına… Artık haritalarda buluşuruz. Sanalda gerçek zamanlı bir sohbet bile açarız. Bu arada sen nerelere takılıyorsun, sana pek rastlamıyorum, eski dostlar hep bir arada ama sen yoksun aramızda. Şu arının sitesine üye ol, ortalık vızır, vızır! Üstelik her yenilikten haberin olur, biliyor musun, hiç sevmediğini söyleyen bir arkadaştan musakkayı en iyi pişiren aşçıyı bile öğrendim. Arkadaşlarım gitmek istedikleri yerlerin fotoğraflarını paylaşmışlar, gerçekten harika yerler, gezilip görülmesi gerek, öyle şahane fotoğrafları var ki, telefonla çekildiğine inanamıyor insan. Bir bakmışsın ucuz uçak bileti haberleri de hemen yanda çıkıveriyor, yaşamak güzel şey be kardeşim, sanal dünyada.

PARMAĞININ UCUNU OYNAT YETER!

Ben daha iyi bir fotoğrafçı olmak istiyorum! diyen çok arkadaşım var. Onlara diyorum ki; parmağının ucunu oynat yeter. Bilgisayarlara henüz muhtaç olsak da her geçen gün araçlar bütünleşiyor. Bu gidişle cep telefonlarının adı da değişecek. Şimdilik özel bilgisayar programlarını kullanmamız gerekiyor. Ürkmene gerek yok, artık programları kullanmak zor değil, çoğu türkçe dilinde de yardım sunuyor. Zaten sosyalleşmemizin bugünkü üst seviyesi sayesinde bir görüntünün daha iyi, daha güzel, daha anlamlı, daha etkili olmasının kriterleri değişti, özgürleşti, kriter patlaması yaşanıyor. Bu nedenle yanlışlıkla çekilmiş, net alan dışında kalmış, çarpık perspektifli, kesik kompozisyonlu, anlamsızlığın derin anlamlarını keşfeden rastlantısal görüntüler revaçta. Korkma, seçmeye fazla zaman ayırma, hard diskindeki binlerce fotoğrafın içinde kaybolma, al birini at Photoshop’a… Ama RAW olsun, oynamaktan zevk alırsın.

Eskiden akademilerin fotoğraf bölümlerine girmek için resim sınavından da geçmek gerekiyordu. Eski fotoğrafçılar iyi kötü biraz da ressammışlar yani. Işık, gölge, kontrast, renk perspektifi falan resim yapmakla öğrenilirmiş…

Öyle diyor fosiller. Şimdi bunlara gerek yok. Vatandaş resimden anlamaz, haz etmez de zaten değil mi? Ne olmuş gölgede güneşleniyorsa, ne olmuş kalesine top girerken sadece kaleci değil gol yedikleri için takım halinde seviniyorlarsa? Dünya çıldırmış olmalı filmini izlemedin mi? Bushman’lerden ne farkımız var, hani insanlar… Uzatmayalım, programlar Hoca’nın kazanına benzer, yardımcı programlar yavrularlar. Renkleri canlandırırsın, fluları netleştirirsin, karlı dağlara Namib çölü ışığını sıvarsın, grenleri eritir ya da arttırırsın, istenmeyen pet şişe gibi çöpleri, telefon tellerini temizlersin (gerçi yakında o tellere hiç gerek kalmayacak, bir kaç telli raw saklamakta yarar var), kelebek lazım olursa ucuza bir fotobanktan alıverir, kondurursun, makro çekmek için zaten böcekleri öldürmüş, mantarları ezmiştin, biraz gerçeküstü olmalarını kimse yadırgamaz, manzaraların, yaşlı insan yüzlerinin detaylarını da arttırdın mı, geriye bir HDR yapmak kalır ki, tadından yenmez. Her ne kadar gökyüzü hastalıklı pamuk tarlasına, günbatımları yağlıboya reklamına dönüyorsa da olur o kadar… Yalnız bu çalışmanı bloglarda paylaşmalısın, öyle büyük baskılar falan yapmaya kalkma, kim duvarına fotoğraf asıyor ki, öyle değil mi? Çayı çay bardağından içelim ne olur, sayısal fotoğraf öyle her işe gelmez… Sayısal ekranlarda bakalım, hem her monitörde başka görünmesi nedeniyle başka başka zevklere de hitap eder.

SOSYAL MEDYA; İŞ YAPMANIN DA YENİ YOLU.

Sosyal medya bizimle ortak çıkarları paylaşan insanlarla bağlantı kurmamızı sağlıyor. İş yapmanın da yeni yolu. Her gün benim gibi birine ihtiyaç duyan, hatta neredeyse şahsen beni işe almak isteyen şirketleri haber veriyorlar. Bazen öyle iltifat ediyorlar ki beni arayan şirketin zavallılığına üzülüyorum. Bu teklifler en azından gerçek dünyanın sorunlarından uzaklaştırıyor beni. Bu kadar da abartı fazla ama başarılı bir girişimci olduğumu aynı iyi bir fotoğrafçı olduğumu farkettiğim gibi tekliflerdeki tespitlerden farkettim. İnsan sarrafı bunlar. Kendime güvenim arttı, sorulan sorulara cevap vermek öyle kolay gelmeye başladı ki, beni çok iyi tanıdıklarından eminim. Kendi şirketimi mi kursam acaba? İşsizlik istatistiklerinin güvenilirliği arttı. Sosyal medyanın bu denli hayata hakim olması pek çok kişiyi aylaklıktan kurtardı. Gün boyu telefonu tuttuğumuz kadar hiç bir şeye el sürmüyoruz, meşguliyetin böylesi görülmüş değil. Bu ortamda kendimizi en iyi şekilde prezante ettiğimiz yer elbette sosyal medyadaki sayfalarımız, bloglarımız. Hem bu arada senin bloğun neden öyle boş, insan bir kaç satır bir şey yazar, hem o fotoğraflar da ne öyle. Biraz süsle şunları, soluk soluk renkler, doğallıkmış falan, çağdaş trendlerden hiç haberin olmadığı ortada.

Sosyalleşmenin tek yolu kitlesel birliktelikleri sağladığını iddia eden toplumsal web siteleri değil elbette.

SANAL AMA GERÇEK!

Ama insanlar birbirine selam vermekten çekinir hale geldiyse sanal ortamda kanka olmanın zararı ne? Önemli olan hissettiğimiz mi, yaşadığımız mı? Ya hislerimizi de yitirdiysek, gerçek yaşamın ne tadı olacak, fırsat varken biraz kendimizi kandırsak ne olur? Sunulanlar sanal ama niyet ve his gerçeğe daha yakın, aslına ulaşamamaktan daha iyi değil mi?

Sen “Sosyal Fotoğrafçı” olarak ‘şuyum, buyum’ diyorsun ama etliye sütlüye de karışmıyorsun. Sosyal Fotoğrafçılık aynı zamanda başka bir şey olmasın… İnsanları çabucak bir araya toplayan, haklarını aramak için haksızlıkların görüntülerini paylaşan, bir ağaç için bir anda binlerce insanı kepçelerin önüne çıkaran, polisin gazına dur diyen, ormanların yok edilişini, satılan otlakları ve su kaynaklarını, HES’lerle kurutulan çayları, hayvanların katlini, cinsel istismarları, trafik canavarlarını, kutuları, tırları, inşaat alanında örtülen tarihi sarnıçları gösteren.. Daha bir çok sosyal problem de sosyal fotoğrafçılık sayesinde ortaya çıkmadı mı?

Öyle mi dersin… Kafam karıştı. Ama bunlar mesela Fotojurnalist’in işi. Onlar fotoğrafçı. Ne dedik, ikinci sözcüğe takılma. O işe “fotoğrafçılık” deniyor, bu ise “Sosyal Fotoğrafçılık”. Öyle toza dumana karışmana gerek yok, oturduğun yerden paylaş gitsin, iç çayını, yudumla kahveni, keyfine bak.. Bütün dünya seni tanısın.

Öyle zaten… Kahve içmek haksızlığa karşı fotoğrafı kullanmaya engel değil. Bütün dünya kırmızılı kadını tanımadı mı? Sosyal medyaları kapatmak bile “Sosyal Fotoğraf”ın işlevine engel olamadı. Sanırım sansürün giremediği bir alandan söz ediyoruz. Sosyal medya sosyal ağların oluşmasına da olanak tanıdı. Kendilerini tanımlayan birey ve gruplar internet iletişiminden yararlanarak idealarını yaydılar, aynı ideayı paylaşanlar bir araya geldi, duvarlar yıkıldı, gerçekler ortaya çıktı, modern Spartaküs’ler peydah oldu. Anneler kızlarına, babalar oğullarına katıldı. Artık zulüm zalimin kârı olamıyor. Sosyal ağların kullanımı kitlesel hareketlere yön verebiliyor. Fotoğrafın bu alandaki işlevine “Sosyal Fotoğrafçılık” demeyecek miyiz?

REHBER DE SENSİN, TAKİPÇİ DE.

Henüz tam karşılığını bulmamış olan bu tanım daha çok sayısal fotoğrafçılık, artistik fotoğraf paylaşımı, bireysel masum dışavurumlar gibi alanları tarif ediyor. Hani şu sırt çantalı turistler var ya, onlar için mesela… Öncelikle maceracı seyyahlar falan için diyebilirim. Seyahatname yazmak da kolaylaştı, daha dağlarda bir patikadayken bile sanki arkandan binlerce kişi seni izliyor da onlara rehberlik ediyorsun… Oysa sen de yolunu bulmak için aynı medyayı kullanıyorsun. Bu anlamda sosyal. Kolay ve geniş paylaşım yani. Fotoğrafının nereye gideceğine sen karar veriyorsun ve akibetini takip edebiliyorsun. Elbette sansür anlamsız. Ama sansürlenecek bir fotoğrafı paylaşmaya gerek yok ki. Zaten öyle bir fotoğrafı bir defa paylaştınız mı onun nereye gittiğini bilemezsiniz. Zıpçıktı gibi aniden, öksüzoğlan gibi herhangi bir yerde ortaya çıkabilir. Paylaşımının rotası konusunda bildirilenler sana haydi haydi yeter.

Bir sokağa çıksan…

Bu bir tercih olurdu… Nerede olunursa olunsun, rehber de sensin, takipçi de.

KÜÇÜK > BÜYÜK; HAFİFLEYİN.

Sokakta, dağda, bayırda, yarışta, uçuşta, şurda, burda, nerede olursan ol fotoğraf çekebilmen için yeni teknolojiler üretiliyor. Fotoğraf üretimi ve kullanımında sosyalleşmenin bir nedeni de bu. Herşey küçüldü, analog zamanlar çoktan unutuldu da daha dün icad edilenlere sıra geldi. Hard disk bile taşınmıyor, değil ki koca koca makineler, flaşlar, üçayaklar vb. taşınsın. Artık bulutlarda uçuyoruz, sanki sihirli halı üstünde, üstelik tepeden bakmanın keyfi başka. Zifiri karanlıktaki ışığı görebiliyor musun? Toplu iğne başı kadar lens, mercimek kadar sensör görüyor. Anonim kelimesinin kapsama alanı çok ama çok daraldı. Eski posta kartlarına veya fotoğraflara bakıp “ne kadar güzel, sanki profesyonel bir fotoğrafçı çekmiş ama neresi burası, teleyle mi çekmiş dersin…” gibi sorular sorardık ama cevabını bulamazdık. Şimdi bir fotoğrafını internete koyuyorsun, kamera modeli, lens açısı, tarih, konum, telif hakkı, sanatçısı, sahibi vb. tüm bilgileri (exif data) otomatik paylaşılıyor. Yetmedi mi, telifini perçinle; fotoğrafına Watermark ekle. Yine de çalarlar mı, o kadar da olsun canım, seninki de gümüş tozundan değil ya, zaten paylaşmak değil mi problemimiz?

Sen Panoptikon’unda yaşamaya devam ederken bir de bana kulak versen; davul birinin boynunda, tokmak bir başkasının elinde olmasın, o dediklerini inşa edenler senden çok bana benzerler. Benim gibileri ihmal etmezler, eğer ederlerse seni sürükleyen bu fırtına yakında kesilir ama sen sürüklenmeye devam edersin! Sen güpegündüz içine düştüğümüz karanlıktan nasıl çıkacaksın, onu düşün.

Neyse, bu arada, şu sokakta bir bozacı biliyorum, gelmek ister misin?

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s