Kapadokya artık milli park değil! (2)

Seramikçi dostlarım…

Bugün hepimiz için geçmişte Kapadokya’da yetişmiş ustalarımızın, konuk sanatçıların ve burada çalışmış duayen seramikçilerimizin emeğine hakkıyla saygı göstermenin vaktidir. Büyük ihtimalle siz de Kapadokya’da ya yaşıyorsunuz, ya konuksunuz ya da ziyaretiniz için fırsat kolluyorsunuz. Bugün Kapadokya için yapabileceğiniz ne var diye bir düşünün. Geç kalmayın!

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: e2809canadolu-avarc4b1zc4b1e2809d-38.jpg

Bu çağrıya neden kişisel bir ihtiyaç duyduğumu sabrınıza sığınarak anlatmalıyım…

İlk sigortalı işime yetmişlerde İzmir orman işletmesinde başlamıştım. Onyedi yaşımdaydım. Bu iş sürecinde akran iş arkadaşlarımla birlikte Kuşadası’ndan Keşan’a kadar ormanlarda çam ağaçlarına tahta kuş yuvası astım. Eğitimimizde ilk öğrendiğimiz sigaranın ormanlık alanda nasıl söndürüleceği idi, yangın söndürmek işimiz olmasa da olası rast gelişler için temel bilgileri de edinmiştik. Toprak, ağaç, kuşlar ve sincaplar değildi o kısacık dönemimde tanımaya başladığım sadece, onların çevresiydi ve onların çevrelerine bağışladıklarıydı daha çok. Özellikle ilk kez bir yangın gözetleme kulesinin önündeki kayalık uçurumdan (Spil Dağı) aşağıdaki ovalara serin rüzgara karşı baktığımda… Ömrümü nasıl geçirmem gerektiğine dair öneriler yağdırıyorlardı.

İlk kez o zamanlar çadırda yattım, yüzümü deniz suyuyla, kabımı kumla yıkadım, ilk kez o zamanlar turistliğe özenip otostop yaptım. İlk o zamanlar büyük bir kentin dar mekanları ile ormanın sonsuz loşluğunu, kentlerde fabrikaya yorgun ve düşünceli giden işçilerle karıncaların küçücük dünyalarını zenginleştirmek için enerjik şevkini karşılaştırdım. İlk sakal traşımı olurken yüzüm yandığında tepelerin sırtlarında ormanı bölerek ateşin atlamasını engelleyen çıplak kuşaklar gelirdi aklıma. O zamanlardan bu yana yeryüzü ile insan yüzünü birbirine benzetirim ve bugün fotoğraf çekerken her iki yüzde diğerinin ifadesini ararım. Bu süreçte kavramlaşarak basit tanımını aşıp aklımı meşgul etmeye başlayan ilk sözcük “toprak” olmuştu. Kolay olmadı Veysel’in sadık yarinin neden kara toprak olduğunu kavramak.

Önceleri yeşillikler çekiyordu ilgimi… Gürgen, kayın, kestane, meşe ormanları… Denizler, göller, şelaleler… Ardından dağlar çağırdı beni, Toroslar, Kaçkarlar, Uludağ, Kaz Dağı, Nemrutlar, Ağrı, Fuji, Elburz… Sonunda Erciyes dur dedi burada, bak aşağıya, ilk gençliğindeki duygunla… Kentten zaten kopmuştum, toprağa ilgim arttıkça da ormanlardan uzaklaştım ve toprağı en çıplak, en yalın, en kendisi olduğu haliyle anlamak için çeşitli seyahatler yaptım. Çöller, ovalar, bozkırlar… Bu sırada kendime doğru da manevi arayışlar içinde olduğum tahmin edilebilir. O seyahatlerde gökteki tek ve küçük bir bulutun çölde yürüyen seyyahı takip edişinin mucize olmadığını anladım, beni de takip ettiğine göre. Dolan dur, gez dolaş, yolum Kapadokya’ya düştü. Bu kez bir dağa uzaktan bakıyordum… Bir ikonaya, bir simgeye, Erciyes’e.

Erciyes Dağı

Erciyes ve kardeşleri Kapadokya’yı şekilendirirken bir çömlekçi ailesi gibi çalışmışlar… Toprak burada kendini başka yerlerden çok daha kendisi olarak gösteriyor. Sanki ondan toprak olarak kalmasından başka bir talebimiz olmaması gerektiğini söyler gibi… Oysa o içinde insanın değerlerini oluştururken üstünkörü, aceleci, kolaycı ve ihmalkar davranmakla neler kaybedeceğini saklıyordu. Anadolu toprakta saklı olan işte o zahmetli bereketin keşfedildiği yerdir. Burada asırlardır yaşayan insanlar bu yüzden cefakar, fedakar ve yine de doğaya minnettardır.

Toprak Kapadokya’da bereketini kendisiyle birlikte de sunar. Binlerce yıllık geçmişini kendinde biriktirir, çağını kendiyle şekillendirir. Avanos bu sürecin Kapadokya’daki çağdaş merkezidir. Kültepe’den Acemhöyük’e binlerce yıllık kültürün günümüzdeki aynasıdır. Tarihi boyunca usta çömlekçiler yetiştirdi ve bugün de ülkemizin geleneksel çömlekçiliğini temsil eden kasabalarımız arasında seçkin bir yerdedir. Elbette taşıdığı sorumluluk pek ağırdır zira yalnız Ankara, Kayseri, Niğde, Nevşehir, Aksaray, Hacıbektaş müzelerindeki değil neredeyse tüm müzelerimizdeki pişmiş toprak eserlerin günümüzdeki takipçisi ve geliştiricisidir.

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: kapadokyalc4b1lar-03.jpg

Bugün seramik sanatımızın Anadolu ile ilişkisinin kurulmasında Kapadokya bölgesi bağlayıcıdır. Ülkemize gelen turistlerin müzelerde gördüğü toprak eserlerin bulunduğu ve üretildiği yerleri de görmek istemesi doğaldır. Buraya geldiklerinde onlara çömlekçilik ve seramik üretimi hakkındaki ilk bilgiyi doğal çevre verir, uzmanlığa bile gerek bırakmaz. Vadilerdeki arazinin doğal oluşumları bir sanatçı olsun veya olmasın her ziyaretçiyi dev seramikler görmüş gibi büyüler. Sonrasında bir çömlek atölyesine girdiklerinde doğal, kültürel ve tarihsel süreci algılamaları için birkaç dakika yeterli olur. O atölyelerde maharetli ellerin yoğurduğu toprak geleceğe devredilen geçmiştir, tazelenen gelenektir. Çoğunuz bu ortamların şahidisiniz.

Doğanın verdiği ürünler Kapadokya’da binlerce yıl seramik kaplarda saklandı, halen de özellikle tercih edenler az değil… Seramik sanatında gelenekten kopmadan çağdaş ihtiyaçlara cevap veren ülkelerde seramik sanatı günlük yaşamdan bilimsel alanlara kadar işlevini geliştirerek sürdürüyor. Bizde öyle mi? Doğa korunmazsa, yaşamı hangi kaynak besleyecek? Kapadokya’nın milli park olarak korunması çömlekçiliğin ihmal edilmiş yönlerinin de korunması anlamını taşıyor. O küpler, yayıklar, üzlükler, süzekler nerede? Onlarla birlikte şarap da, pekmez de ortadan kayboldu. Pazar yerinde turşu için plastik bidonlar satılıyor. Yoğurt ve sütlaç daha şanslı olsa da, ne damadın lalesi kaldı, ne de Avanos’un lale vazoları. Tanrı insanı bir avuç çamurdan boşuna mı yarattı? Geldiğimiz yer belli, gideceğimiz yer de belli, peki o toprağın hiç mi kıymeti yok? Kapadokya’nın toprağı eriyor, mekanı çöküyor, şapkalar düşmek üzere…

Turizmin Türkiye’nin milli ekonomisine katkısı %20’nin üzerinde olduğuna göre Kapadokya halkının bu gelirden aldığı payla bugünkü yaşam koşullarının da orantılı olarak daha iyi olması gerekirdi ve Kapadokya’nın bilinçli korunmasına da daha fazla pay ayrılması beklenirdi. Turizm gelirlerinin nereye harcandığı ise uzmanların detaylı açıklamasına muhtaç. Kapadokya’nın doğal ve kültürel zenginliğinin nasıl yönetileceği konusundaki tartışmalara ve fikirlere ne derecede kulak verildiğini ve dikkate alınacağını zaman gösterecek. İşte bu nedenle bugün pek çok sorunla karşı karşıya olan Kapadokya’nın size her zamankinden daha çok ihtiyacı var.

Tedirginim, endişeliyim ama umutsuz değilim. Çünkü toprak Veysel’in dediği gibi işkence ettikçe bize yine de gülecektir… Ve sanatçının aklı, vicdanı, mahareti ve barışçı yaklaşımı olumsuz gelişmelerin önüne örülecek en sağlam set olacaktır.

İlgili video için : https://www.facebook.com/ahmetozyurt.avanos.cappadocia/videos/vb.100002621115588/2409336979163649/?type=2&theater&notif_t=video_processed&notif_id=1572237562970415

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s