Kapadokya’da Ustalarla Gezmek…

AHMET’İN PLANLANSIZ PROGRAMSIZ YENİ BİR ETKİNLİĞİ…
A NEW EVENT OF AHMET WITHOUT PLANNED PROGRAM… https://ahmetozyurt.com/gezinti-excursion/

Her vadiye girişimde onları yanımda hissederim… Haddimi sorgularım.

Sorularım hiç bitmez, onları dinlerim. Bazıları kendi halinde takılır, çalışırken izlerim.

Her tepede biri, her köşede diğeri… Onlara seslenirim:

— Ansel Usta, dikkat et, düşeceksin! …

— Edward Usta, biraz dinlensek mi?…

— Brett Usta babanı izle! …

Paul Usta’ya soruyorum;

— Sence? … Duyar gibiyim, şöyle diyor:

Rastgele, çoğunlukla ilgisiz ayrıntılar yaratıcılığın temeli… Fotoğraf; zaman, mekân, ışık ve duygusal duruş kesişimini sağlar… Yeterince gözlemci olmalısın ve yaşamın sınırlı ömrünü tanımalısın. Gözlerinle duyabilir, fark edebilirsin…

Yürüyoruz, gözlüyoruz… Doğa kazanılmışları ve kaybedilmekte olanı açıkça gösteriyor.

Ustalara sesleniyorum:

— Imogen Hanım da burada olsaydı…

— Martin Usta, bak dere yatakları buz tutmuş…

— İyi de, senin burada ne işin var Jacques Amca? Yalnız gezdiğim için mi geldin? Yalnız değilim, bak yanımda fotoğrafçılar var… Bu vadilerde insanlardan uzakta sayılır mıyız Jacques Amca?

Bir yandan fotoğraf felsefesi içinde sohbet ediyor, bir yandan da fotoğraf çekiyoruz… Zihin ve beden uyum içinde… Tüm zaman bir an içinde yekpare olurken tüm mekân topyekun bir damlanın içinde büzüşüyor… O cam damlasından bir kesit zamanı parçalayıp belirliyor… Birlikte düşlüyoruz, onların hayali varlıklarıyla beraber uçup gidiyor gerçeklikler…

Yürüdüğüm vadiler bugün itibariyle bir köyün parçası gibi konumlandırılmış görülüyorsa da esasen ilk yerleşim tarihlerinden itibaren mekânın kentleşme sürecine girdiğini görüyorum. Bu açıdan Kapadokyalıları kentliler olarak görmek olasıdır. Zaten Anadolu insanı hep bir kent arayışında değil miydi? Benim de bu vadilerde yürümekle giderek çökmekte, yitmekte ve silinmekte olan insan ve mekân ilişkisi içinde ne arayışında olduğumu izah etmem oldukça güç zira peripatetik kavramının anlamı bugün değişmiş, kaymış ve genişletilmiş durumda. Yine de Aristo’nun derslerini yürüyerek vermesine atfen bugün Kapadokya’nın vadilerinde ilk anlamını hissettiriyor. İlginç olan şu ki bu vadilerin ilk yerleşimcilerinin doğru ve hak yoldan sapmış, gaflete dalmış gruplar olduğu iddia edilebilecekken tam da onu arayanlar ve burada bulanlar olarak da görülebilirler. Bir pencereden bakıyorsanız manzaranın o yönünü görürsünüz, eğer açık alana çıkıp yürümeye başlarsanız her yönden görme ve anlama şansına sahip olursunuz… Elbette çıktığınız kapı hem içeri hem dışarı açılabiliyorsa.

Fotoğrafın altından girip üstünden çıkıyoruz. Ayrılırken fotoğrafın ustaları şöyle dediler:

— Eğer bizimle tekrar gezmek istiyorsan bizim çekeceklerimizi tahmin edip çekmiş olmalısın, yoksa bizi unut. Çağırma, gelmeyiz! Biz ömrümüzü böyle yerlerde tükettik, emin ol ki, bundan bir milyon yıl önceki bin yıllık değişim bugün bir yılda, bin yıl önceki bir yıllık değişim bir günde cereyan ediyor… Geldiğimizde bugün gördüklerimizi göremeyeceksek, aynı hislerle yürüyemeyeceksek sen ne işe yararsın? O elindekini Alaaddin’in sihirli lambası mı sanıyorsun?

Onları dinledikten sonra eve döner sosyal medyada fotoğraf ve sanatla ilgili ne var diye şöyle bir bakarım, aldırmam.

Bu seferlik rehberlerim onlardı. Onlarla yaptığım hayali gezintilerde sohbetlerimiz çok uzun sürer, satırlara sığmaz. Her seferimde bir kaç Usta beni yalnız bırakmıyor… Yürümeye devam ediyorum, Kapadokya’nın gizemi bir ömre sığacak gibi değil. Hele vadilerden çıkmaya gör, insan ve mekân burada birbirine biçim veriyor…

AHMET’İN PLANLANSIZ PROGRAMSIZ YENİ BİR ETKİNLİĞİ…
A NEW EVENT OF AHMET WITHOUT PLANNED PROGRAM… https://ahmetozyurt.com/gezinti-excursion/

🌿

Kapadokya artık milli park değil! (2)

Seramikçi dostlarım…

Bugün hepimiz için geçmişte Kapadokya’da yetişmiş ustalarımızın, konuk sanatçıların ve burada çalışmış duayen seramikçilerimizin emeğine hakkıyla saygı göstermenin vaktidir. Büyük ihtimalle siz de Kapadokya’da ya yaşıyorsunuz, ya konuksunuz ya da ziyaretiniz için fırsat kolluyorsunuz. Bugün Kapadokya için yapabileceğiniz ne var diye bir düşünün. Geç kalmayın!

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: e2809canadolu-avarc4b1zc4b1e2809d-38.jpg

Bu çağrıya neden kişisel bir ihtiyaç duyduğumu sabrınıza sığınarak anlatmalıyım…

İlk sigortalı işime yetmişlerde İzmir orman işletmesinde başlamıştım. Onyedi yaşımdaydım. Bu iş sürecinde akran iş arkadaşlarımla birlikte Kuşadası’ndan Keşan’a kadar ormanlarda çam ağaçlarına tahta kuş yuvası astım. Eğitimimizde ilk öğrendiğimiz sigaranın ormanlık alanda nasıl söndürüleceği idi, yangın söndürmek işimiz olmasa da olası rast gelişler için temel bilgileri de edinmiştik. Toprak, ağaç, kuşlar ve sincaplar değildi o kısacık dönemimde tanımaya başladığım sadece, onların çevresiydi ve onların çevrelerine bağışladıklarıydı daha çok. Özellikle ilk kez bir yangın gözetleme kulesinin önündeki kayalık uçurumdan (Spil Dağı) aşağıdaki ovalara serin rüzgara karşı baktığımda… Ömrümü nasıl geçirmem gerektiğine dair öneriler yağdırıyorlardı.

İlk kez o zamanlar çadırda yattım, yüzümü deniz suyuyla, kabımı kumla yıkadım, ilk kez o zamanlar turistliğe özenip otostop yaptım. İlk o zamanlar büyük bir kentin dar mekanları ile ormanın sonsuz loşluğunu, kentlerde fabrikaya yorgun ve düşünceli giden işçilerle karıncaların küçücük dünyalarını zenginleştirmek için enerjik şevkini karşılaştırdım. İlk sakal traşımı olurken yüzüm yandığında tepelerin sırtlarında ormanı bölerek ateşin atlamasını engelleyen çıplak kuşaklar gelirdi aklıma. O zamanlardan bu yana yeryüzü ile insan yüzünü birbirine benzetirim ve bugün fotoğraf çekerken her iki yüzde diğerinin ifadesini ararım. Bu süreçte kavramlaşarak basit tanımını aşıp aklımı meşgul etmeye başlayan ilk sözcük “toprak” olmuştu. Kolay olmadı Veysel’in sadık yarinin neden kara toprak olduğunu kavramak.

Önceleri yeşillikler çekiyordu ilgimi… Gürgen, kayın, kestane, meşe ormanları… Denizler, göller, şelaleler… Ardından dağlar çağırdı beni, Toroslar, Kaçkarlar, Uludağ, Kaz Dağı, Nemrutlar, Ağrı, Fuji, Elburz… Sonunda Erciyes dur dedi burada, bak aşağıya, ilk gençliğindeki duygunla… Kentten zaten kopmuştum, toprağa ilgim arttıkça da ormanlardan uzaklaştım ve toprağı en çıplak, en yalın, en kendisi olduğu haliyle anlamak için çeşitli seyahatler yaptım. Çöller, ovalar, bozkırlar… Bu sırada kendime doğru da manevi arayışlar içinde olduğum tahmin edilebilir. O seyahatlerde gökteki tek ve küçük bir bulutun çölde yürüyen seyyahı takip edişinin mucize olmadığını anladım, beni de takip ettiğine göre. Dolan dur, gez dolaş, yolum Kapadokya’ya düştü. Bu kez bir dağa uzaktan bakıyordum… Bir ikonaya, bir simgeye, Erciyes’e.

Erciyes Dağı

Erciyes ve kardeşleri Kapadokya’yı şekilendirirken bir çömlekçi ailesi gibi çalışmışlar… Toprak burada kendini başka yerlerden çok daha kendisi olarak gösteriyor. Sanki ondan toprak olarak kalmasından başka bir talebimiz olmaması gerektiğini söyler gibi… Oysa o içinde insanın değerlerini oluştururken üstünkörü, aceleci, kolaycı ve ihmalkar davranmakla neler kaybedeceğini saklıyordu. Anadolu toprakta saklı olan işte o zahmetli bereketin keşfedildiği yerdir. Burada asırlardır yaşayan insanlar bu yüzden cefakar, fedakar ve yine de doğaya minnettardır.

Toprak Kapadokya’da bereketini kendisiyle birlikte de sunar. Binlerce yıllık geçmişini kendinde biriktirir, çağını kendiyle şekillendirir. Avanos bu sürecin Kapadokya’daki çağdaş merkezidir. Kültepe’den Acemhöyük’e binlerce yıllık kültürün günümüzdeki aynasıdır. Tarihi boyunca usta çömlekçiler yetiştirdi ve bugün de ülkemizin geleneksel çömlekçiliğini temsil eden kasabalarımız arasında seçkin bir yerdedir. Elbette taşıdığı sorumluluk pek ağırdır zira yalnız Ankara, Kayseri, Niğde, Nevşehir, Aksaray, Hacıbektaş müzelerindeki değil neredeyse tüm müzelerimizdeki pişmiş toprak eserlerin günümüzdeki takipçisi ve geliştiricisidir.

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: kapadokyalc4b1lar-03.jpg

Bugün seramik sanatımızın Anadolu ile ilişkisinin kurulmasında Kapadokya bölgesi bağlayıcıdır. Ülkemize gelen turistlerin müzelerde gördüğü toprak eserlerin bulunduğu ve üretildiği yerleri de görmek istemesi doğaldır. Buraya geldiklerinde onlara çömlekçilik ve seramik üretimi hakkındaki ilk bilgiyi doğal çevre verir, uzmanlığa bile gerek bırakmaz. Vadilerdeki arazinin doğal oluşumları bir sanatçı olsun veya olmasın her ziyaretçiyi dev seramikler görmüş gibi büyüler. Sonrasında bir çömlek atölyesine girdiklerinde doğal, kültürel ve tarihsel süreci algılamaları için birkaç dakika yeterli olur. O atölyelerde maharetli ellerin yoğurduğu toprak geleceğe devredilen geçmiştir, tazelenen gelenektir. Çoğunuz bu ortamların şahidisiniz.

Doğanın verdiği ürünler Kapadokya’da binlerce yıl seramik kaplarda saklandı, halen de özellikle tercih edenler az değil… Seramik sanatında gelenekten kopmadan çağdaş ihtiyaçlara cevap veren ülkelerde seramik sanatı günlük yaşamdan bilimsel alanlara kadar işlevini geliştirerek sürdürüyor. Bizde öyle mi? Doğa korunmazsa, yaşamı hangi kaynak besleyecek? Kapadokya’nın milli park olarak korunması çömlekçiliğin ihmal edilmiş yönlerinin de korunması anlamını taşıyor. O küpler, yayıklar, üzlükler, süzekler nerede? Onlarla birlikte şarap da, pekmez de ortadan kayboldu. Pazar yerinde turşu için plastik bidonlar satılıyor. Yoğurt ve sütlaç daha şanslı olsa da, ne damadın lalesi kaldı, ne de Avanos’un lale vazoları. Tanrı insanı bir avuç çamurdan boşuna mı yarattı? Geldiğimiz yer belli, gideceğimiz yer de belli, peki o toprağın hiç mi kıymeti yok? Kapadokya’nın toprağı eriyor, mekanı çöküyor, şapkalar düşmek üzere…

Turizmin Türkiye’nin milli ekonomisine katkısı %20’nin üzerinde olduğuna göre Kapadokya halkının bu gelirden aldığı payla bugünkü yaşam koşullarının da orantılı olarak daha iyi olması gerekirdi ve Kapadokya’nın bilinçli korunmasına da daha fazla pay ayrılması beklenirdi. Turizm gelirlerinin nereye harcandığı ise uzmanların detaylı açıklamasına muhtaç. Kapadokya’nın doğal ve kültürel zenginliğinin nasıl yönetileceği konusundaki tartışmalara ve fikirlere ne derecede kulak verildiğini ve dikkate alınacağını zaman gösterecek. İşte bu nedenle bugün pek çok sorunla karşı karşıya olan Kapadokya’nın size her zamankinden daha çok ihtiyacı var.

Tedirginim, endişeliyim ama umutsuz değilim. Çünkü toprak Veysel’in dediği gibi işkence ettikçe bize yine de gülecektir… Ve sanatçının aklı, vicdanı, mahareti ve barışçı yaklaşımı olumsuz gelişmelerin önüne örülecek en sağlam set olacaktır.

İlgili video için : https://www.facebook.com/ahmetozyurt.avanos.cappadocia/videos/vb.100002621115588/2409336979163649/?type=2&theater&notif_t=video_processed&notif_id=1572237562970415

🌿