İşte benim rengim: Mavi!

 Böyle bir yazıya niyetim yoktu, başka bir metinle ilgileniyordum. Kalemim tükenmez, mavisi neden oldu…

(Bugün mavi dünyamız yeniden kızarıyor, yanıyor, uydu fotoğraflarında Avustralya yeryüzünün bir uru gibi kıpkırmızı görünüyor, bu yazı bir bakıma bu kırmızı yüzünden de yazıldı.)

A. Özyurt, Avanos.

Erciyes Dağı, Kayseri, Kapadokya, 2007-.

İşte benim rengim: Mavi!

Tanrı öncesiz ve sonrasız olarak hep aynı ve biricik. Onu farklılaştıran ve çoğaltan insanların yorumu. İlk insan renk körü olduğu tahmin edilen ilk çağlarında denizi kırmızı gördüğünde adını koyamadığı tanrıların maviyi yaratmış olabileceğini de düşünemezdi. Onun rengi kırmızıydı. Renkleri henüz anlamaya başlamamışken kızıl dünyasında kimbilir ne hissediyordu. O sırada gök kuşağının beş renk olduğuyla ilgilenmediğini ileri sürsek kim aksini kanıtlayacak… Yeni yeni yapmaya başladığı resimlerde bile yalnız kırmızı vardı. Görüşü düzeldikçe maviyi yarattığı için tanrılara şükretti. Onu hep gökyüzünde, ulaşamayacağı yerde tasavvur etti. Mavi dünyanın rengi oldukça önce tanrıları cömert bildi sonra gözlerini tanıdıkça kendini mavinin yaratıcısı görmeye cüret etti. Halbuki gök ve deniz o göremezken de maviydi. Mavinin doğuşu ve varlığı sorunu daha çok zaman alacak, onu epey meşgul edecekti…

Siyah ve beyaz ise kadim varlıklarıyla birer renk olarak görülemezlerdi. Çünkü her ikisi de renkleri yutuyor, yok ediyordu. Renksizlik ürkütücüydü. Halen de öyledir, kapkara ve apaydınlık korkunçtur. Aydınlık ve karanlık ise makul şiddetleriyle kademe kademe renkleri ortaya çıkarıp çoğaltırlar. Tanrı ile ışık arasındaki kopmaz bağın nedeni renklerdir. Renkleri yaratan ışık olduğu için Tanrı da genel bir yaratıcı olduğundan hep ışıkla birlikte tanımlanır ve yaratısı ışıkla başlatılır. Renk olmasaydı Tanrı basitleşir, solar ve inanmaya değmez olurdu. Bu nedenle farklı dinlere ait tapınakların çoğu rengarenktir. Renklerin sonsuzluğu diğer sonsuzluklarla birlikte onun varlığının ve  yaratma gücünün bir kanıtı olarak sürekli kullanılır. Renkle çalışan sanatçılar da bu nedenle yeni bir rengin peşinde, renklerin ahengi için kendilerini perişan etmekten yakınmazlar. Kutsal kitapların sayfaları yazıldıkları dönemin sanat ve kimya bilimi seviyesinin göstergesi olmuştur. Fakat insanın kendini daha üst seviyelere taşımak için bazen ve bazı alanlarda renge karşı tavır takındığı da olmuştur. Kimi tapınaklar bu nedenle ak ya da karadır. Siyah ve beyaz ışığın miktarını temsil ettikleri ölçüde renkleri olduğu kadar insanın düşünme yetisini de etkiliyorlar. İnsanın ifade arzusu ve yeteneği öyle güçlüdür ki bazen tanrılar bile karşı duramaz, durabilselerdi insanlık ilk dinlerini terkedemez, yeni dinlere gerek duyulmazdı.

Mısırlılar mavi pigmenti ilk kez keşfettiklerinde çoşkulu bir ilhamla kullandılar, haliyle artık tanrıların rengi mavi olmuştu. Altıbin yıldan bu yana mavi Tanrı ile insan arasındaki boşluğu kapladı. Mavinin keşfi sürüyor, bilim insanları ve sanatçılar bir taraftan onu kutsallıktan arındırmaya diğer taraftan yüceltmeye devam ediyorlar. Üretilen ilk mavi (MÖ 2200) cuprorivaite olarak kabul ediliyor. Bu doğal mineral yerine daha sonra bileşimli olarak kum, kireç ve bakır cevheri karışımının 850-1000℃ arasında pişirilmesiyle Mısır mavisi yapılmış. Önceleri becerememişler, çabaları kül rengi olmuş, ama yılmamışlar. Mısırlılardan sonra Romalılar maviyi ele geçirmişler. Kim güçlüyse, kim zenginse onun rengi mavi olmuş. Eh, bugün de öyle desek yanlış mı olur acaba? Romalılarca afrodizyak olduğu düşünülen lapisin ortaçağda ruhları günahtan, kıskançlık ve korkudan arındırdığına inanılırmış, belki bugünlerde de öyledir, birilerine zorla mavi mi giydirmeli yoksa, en azından hakiki alimlerimiz mavi çizme giyseler belki sözleri geçer, aksi halde ülser olacağız, başımızdan dert eksik olmuyor, lapisi sütle karıştırıp içmek zorunda kalmayalım. Kapadokya saraya Damat verdiği zamanlarda Üstad meseleyi mürekkeplemiş:

Menhec-i ilmin nice hasm olmasın erbâbına

Çarhı pâ-mâl etmedir kasd âsmânî mûzeden*

İlim adamlarına düşmanlık yapılmasına şaşmamak lazım

Çünkü onların mavi çizmelerinden kasıt bulutlara basmalarıdır

İşte benim rengim; mavi. Ne oluyor, ne hakla sahipleniyorsun dediğinizi duyar gibiyim. Sakin olun, hangi mavi olduğunu söylemedim. Maviler sonsuz sayıdadır, yani insanların her birine pek çok mavi düşer. Sizin de bir maviniz olabilir ama sonsuzdan bir mavi seçmek o kadar da kolay değildir… Seçebilirseniz, içiniz rahat olsun, biricikliğini iddia edebilirsiniz. Sevgililerimizin biricik olmaları gibi, alınmasınlar ve tamamen bizim olsunlar diye. Maviye dönersek, herkese yeter ve yakışır, kıskanmaya gerek yok. Sen de kendi mavini seç!

Mısır mavisi floresan ışıkta parlıyormuş, farkedileli on-onbeş yıl oldu. Mısırlının grisi aslında mavi olduğunu saklayamadı. Artık göremesek de bir yerlerde mavi olduğundan emin olabiliriz. Ben yağlıboya ile öğretmen okulunda tanışmıştım, Tatbikideki** öğrenciliğim sırasında ise Akademinin*** yağlıboyasına inat en çok guaj boya ile çalışırdık. Şişelerini açmaya kıyamazdım. Fırçanın ucu ile boyaya dokunduğumda kendimi mutfağa gizlice girip krem çikolata şişesini izinsiz açan çocuk gibi hissederdim, aynı arzuyu gözlerimde görmek olasıydı… Ah o ultramarin mavisi, kobalt mavisi… ( o vermiyon kırmızısı nar çiçeği gibi alev alev yanardı, fotoğraf merakım yüzünden kodak sarısı…) beni büyülerdi, renklere bakmaya doymazdım. Bursumu aldığımda okulun karşısındaki iki dükkana uçardım, Antep baklavacısı ve kırtasiyecimiz! Yeni bir renge sahip olayım derken hesabımı tutmayı ihmal ederdim. Paramı boyalara ve tatlılara harcardım. Sonra da şişelerin dibinde kurumuş boya kalıntılarından renk icad etmekle boğuşurdum, kazandibi kadar tatlı renkler bulduğum olmuştur…  

Tokalı Kilise, Göreme, Kapadokya, 2000.

Işık ve renk çocukluğumdan beri ilgi alanım içinde oldu, deniz kenarında büyüdüğüm için de mavi. Herkes için maviyi sevmenin yeterli bir nedeni vardır, en azından bir neden olarak ellerimizi kaldırdığımız gök mavi… Termik santrallardan uzaktaysanız ve kirletilmiş bir metropolde değilseniz elbette. Maviyi sevmem için öyle çok nedenim var ki… İnsanlar da nedenler arasında.

Başta o büyük liderin bakışı… Okyanuslara dalmış gibi olurum. Her ne kadar onun fotoğrafları siyahbeyaz olsa da. Analog ve dijital fotoğrafçılığın renkler kapsamındaki tekniğini iyi bilen bir fotoğrafçı siyahbeyaz fotoğraftaki grilerin renk karşılığını tespitte pek yanılmaz, hangi renk filtresinin hangi rengi hangi griye çevirdiğini doğru tahmin edebilir. Hani şu Mısırlıların grisindeki mavi gibi…

Tokalı Kilise, Göreme.

Mısırlılar lapis lazuliden boya yapmakta pek başarılı olamadılarsa da mücevher olarak harikalar tasarlamışlar. Belki de bu taşın mücevher olarak kullanılması Kapadokyalı ressamlara esin vermiş, fresklerdeki figürlerin giyimlerinde ve mobilyalardaki mücevher betimlemelerinde bu maviyi koyu tonuyla kontrast yaratmak için kullanmışlar. Lapis lazuli birkaç mineralden oluşan bir kaya ve başta halen Afganistan olmak üzere Şili ve birkaç ülkede daha maden yatakları mevcut.

Matbaa baskısında renk kullanımı bir zamanlar nispeten pahalıya patladığından renk ayırımı (CMYK) yapılan renkli fotoğrafın mavi filmi genellikle en çok detay verdiğinden tek renk baskıda siyah filmi olarak kullanılırdı. Çali Grafikten Adil Usta renkliden tek renk baskıya uygun renk ayırımını nasıl yaptığını ilgime ve mesleğine olan saygısıyla sabırla anlatırdı, benim için Tatbiki gibi o atölye de bir okuldu. Pek çok kişi renk ayıran kameralardan birinin içine insan girecek kadar büyük olacağını hayal edemez zira şimdi herkesin elindeki telefonun bir merceği var mı farketmek zor, önemi de yok. Renk efektlerini öğrenmeye ise ne gerek var, uygulamalar yapıyor zaten. Çali Grafikteki o dev kameraya grafik ve baskı camiamız sahip çıkamadı ama iki karış çapındaki merceğini oğlu bana bıraktı ve hâlâ saklarım, ona bakıp içinden geçmiş fotoğrafları ve fotoğraf ustalarımızı anımsarım.

O insanlar arasında iki öğretmenim de var, onlara müteşekkirim. Onlar Tatbiki yıllarımda renk dünyamı zenginleştirdiler, renkli yaşamı anlamama yardımcı oldular… Onlardan renkler arasındaki ilişkinin insanlar arasındaki ilişkiye ne denli benzediğini öğrendim; bu şekilde anlatmış olmasalar da… Harald Schmidt ve Balkan Naci İslimyeli. Herr Schmidt ışığı Bauhaus çerçevesinde tanımamı sağladı, Bauhaus’un sanatta ve genel olarak yaşamımızdaki önemini yıllar geçtikçe daha iyi anladım. Renkleri teknik tasarımlar için kullanmak serbest sanatta kullanmaktan oldukça farklı kurallara bağlıdır, ondan öğrendim. İslimyeli’den ise başta resim ve fotoğraf sanatı olmak üzere özgür bir dünyayı siyahbeyazla ve renklerle nasıl inşa edebileceğimizi… Sanat tarihinden örneklerle ve birlikte çalışırken… Hâlâ çabalıyorum kendimce, bir mülteci çocuğun uzaktaki adaya şambrelle yüzerken küçücük eliyle kürek çekmesi gibi.

Son yıllarda Kapadokyada yaşamak da maviyi sevmem için iyi bir neden! Buradaki mavi bir tür özlem mavisi benim için… En başta denizden uzaktayım… Daha ne çok maviden uzaktayım ah… Gökteki kış mavisi karlı Erciyese yakışıyor olsa da esas neden fresklerdeki sözünü ettiğim lapis lazuli mavisi. Gerçek mavi budur işte. Önce Afganistanda budist rahiplerin resimlerine, sonra ipek yolundan develerle Anadoluya, daha sonra denizciler vasıtasıyla Avrupaya taşındı bu mavi. İyi ki Kapadokyaya da gelmiş… İtalyan tüccarlar bu kayalara deniz ötesinden getirildiği için ultramarinus adını vermişler. Artigiano (zanaatkar) olan Giotto’yu Dante’nin gözünde artista (sanatçı) yapan da bu mavi olsa gerek. Bu renk ortaçağda öyle değerliydi ki zenginliğin hem simgesi hem de göstergesiydi. Krallara layık olduğundan iktidarı temsil ettiği de söylenebilir. Rütbeli rahipler de geri durmadılar, krallara nispet maviyi cüppelerinde kullandılar. Fransızlar sentetiğini icad etmeselerdi bu özel mavinin ayrıcalığı sürecekti. Neyse ki günümüzde renk kullanımı kimyasallardan az da olsa uzaklaşıyor.

Kapadokya için mavi yeni bir renk değil, mazisi var. Bugün unutulmuşsa hatırlamakta yarar var, öyle ki ustalarımız maviyi sadece kiliselere, evlerdeki fresklere değil, İstanbulun en güzel camilerinden birine kadar taşımışlar… Sultan Ahmet Camisinin çinileri İznikte Kapadokyalı Barış Efendi yönetiminde üretilmiş. O camiye boşuna Mavi Cami dememişler, bezemeleri ve çinileri üzerine vitraylarından düşen ışık camiye yaygın bu özel adı kazandırmış… 50 farklı lale deseninden üretilmiş 20 binden fazla çini ile bezenmiş… Bugün Avanosta çini üretimi turistik amaçlı da olsa yeniden artıyor, günden güne özgünlük ve kalite kazanıyor. Umarım çinicilerimiz Barış Efendilerinin hatırasına hakettiği saygıyı gösterirler.

Eskiden, analog zamanında, küçücük bir fotoğraf atölyem vardı, bazı eşyaları dursa da artık yok, gerek kalmadı. Ama atölye bir seramikçi için halen şart. Avanosta bir seramik atölyemiz var. Meslek hayatımda grafik ve fotoğraf öncelikli bir tasarımcı olarak yıllarca büyük bir seramik firması için de çalıştım. Bu ilgi meşguliyetim Anadolunun zengin antik çömlekleri yanında kobalt mavisine hayranlığımdan doğdu. Guaj boya olarak kobalt mavisini kullanmak öğrenciliğimde bana pahalı geliyordu çünkü karışımındaki renk verimliliğini az buluyordum. Az boya, çok renk; işte o zamanki prensibim… Fakat seramiğe ilgim arttıkça kobaltı da daha çok sevmeye başladım. Bu renk de doğudan geldi. Çin porselenlerinin şöhreti kobalta ilgiyi artırıyordu. Yine Fransızlar sayesinde kimyasal versiyonu üretildi ve L.J. Thénard 19.yy başında ultramarine rakip kobaltı icad etti. Artık Van Gogh kendi portresini bile (1888) mavi ceketi ile resmedebilirdi.

Mavi yüzünden yaşananları anlatabilmek için ciltler dolusu kitap yazılsa sığmaz. Mavi benim için sıcak bir renktir, soğuk tavırlı bir fotoğrafçı abimizin askın suratlılığının arkasındaki kalbinde hiç sönmeyen dostluk ateşi taşıdığı gibi… (Onu tanıyanlar ve kendisi bilir…) Bursada doğup fotoğrafçı olunca Cumalıkızık köyüne gitmemek olmazdı. Amatörlük dönemimde henüz yarışmalara katılmama kararı vermemişken Bursada zaman başlıklı bir yarışmaya katılmak üzere bu köye fotoğraf çekmeye gitmiştik. Ara Usta ve Kaygun Usta o yarışmanın hatırladığım jüri üyeleriydi. O zamanlar ödüller için yarışmaya değerdi. Birkaç dereceye girip birkaç yeni lens parası kazanmıştım, bu kazancımı çivit mavisine borçluyum… Eski Anadolu evlerinin temel renklerinden biriydi çünkü. Sadece güzel bir renk olduğu için önemli değildi, çivit otu her derde deva bir ilaçtı aynı zamanda. Hamuru ve peyniri mayaladı… Alkol üretildi… Askerin yüzünde düşman korkuttu… En önemlisi, tekstil tasarımı öğrenimi görmüş olduğumdan değil, tekstildeki kullanımı yüzünden ticari savaşlara neden oldu… Öneminin nedenlerini çoğaltmak mümkün. İşte bu isatis tinctorianın yerini alan ve onunla birleşen indigofera tinctori mavisi tekstil endüstrisinde ortalığı karıştırmıştı… İş önlüğünün rengi mavi olunca işçilerin hak mücadelesinin de rengi oldu mavi. Sonra kot kumaşının rengi olarak yeniden emekçi sınıfın elinden alınarak moda vitrinlerine taşındı… Mavi iş elbisesini lüks yaptı, anlaşıldığı üzre lüks içinde yaşıyoruz.

1999’da Pantone boya firması ceruleanı milenyum mavisi olarak lanse etmişti, şöyle diyordu basın bülteninde: “Yaşam tarzı hareketleri, tüketicilerin yeni binyılda iç barış ve manevi doyum arayışında olacaklarını göstermektedir. Bu, belirsiz, ama heyecan verici bir geleceğe doğru yöneldiğimiz ve geçmişin güvenliğini korumaya çalıştığımız paradoksal bir zamandır. Bu stresli, yüksek teknoloji çağında, teselli arayacağız ve Cerulean Mavisi mükemmel sakinleştirici etki üretir.” (https://www.pantone.com/pages/pantone/pantone.aspx?pg=20194&ca=10) Sanki Kapadokyaya görderme yapıyordu… Ben de Atlas dergisinin 2000 yılının ilk sayısı için Göreme kayakiliselerini çektim… Tokalı kilise; adeta İsa’nın maviye yükselişi… Ah şu mavi! İnsanlık tarihinin rengi; kırmızıyı görmezden gelebilirsek elbette.

Isaac Newton haklıydı, gökkuşağı yedi renk olmalıydı… Onun sayesinde lacivert 1666’da gökkuşağının beş rengi arasına katıldı ve böylece mavinin bilimsel asaleti de tasdik edilmiş oldu. Yedinci ayın yedisinde doğduğum için ışığın yedi renkten oluşması hoşuma gider. Artık indigo mavisi de yedi önemli renk arasına katılınca haftanın günleri gibi, yedi gezegen gibi, yedi müzik notası gibi ve daha nice yaşamımızı yöneten yediler arasına renkler de katılmış oldu. Yelkencilikte optimist kategorisinde ülke derecesine sahip ve Çanakkale Boğazında bahriyeli askerlik yapmış bir grafikçi olarak denizlerin rengi laciverti atlamayı kendime yakıştıramam. Bu koyu mavi ile beyaz birbirine öyle yakışır ki bu renklerde giyinen genç erkekler şarkılara konu olacak kadar kızların dikatini çeker, bahriyeli yarin talimden dönüşü gözleri kamaştırır… Nazar boncuğu da boşuna mavi değil, gökçe muncuk alkarısı Albıs’ı yanına yaklaştırmaz. Bugünlerde durum değişmiş olabilir tabi, artık sorun mavide mi, gözde mi yorum size kalsın ama siz yine de küçücük bir maviden mahrum kalmayın, nolur nolmaz.

İndigo gibi maviler arasında bir başka mavi var ki şöhretini kırmızıya borçludur; Prusya mavisi. Berlin mavisi ya da demir mavisi de denir çünkü mucidi alman, içeriğinde demir sülfat var. Diesbach 1706 yılında kırmızının peşinde potas ve demir sülfatla çalışırken karışıma hayvan kanını bulaştırınca bir de baktı ki ortaya mavi çıkıyor… Geliştirdiler… Elbette yine ressamlar öncelikle kullandılar… Hakusai baskılarında, Picasso mavi döneminde kullandı. Anlaşıldığı gibi mavi önce sanatçıları sonra herkesi büyülüyordu. Sahip çıkılmak isteniyordu, şöyle demek için: işte benim rengim: mavi. Lafla olmazdı elbette, Yves Klein kadar çalışmak lazımdı. 1940’ların sonunda onun mavisi kendi adıyla tescil edildi. Mavinin macerası bitmedi, elektronik malzemeleri üzerine çalışırken Subramanian ve öğrencisi A.E. Smith yepyeni bir mavi daha buldular, adını da YlnMn koydular… 

2020’nin Pantone rengi.

Maviş maviş bakan gözler göklerden bakıldığında mavi gezegen olarak görünen dünyamıza açıldığında elbette renklere mavinin hakimiyetini ömürleri boyunca hissederek yaşayacaklar… Dilerim sahip olduğumuz maviler temiz kalır… Yeniden renk körü olmayız da mavinin değerini dünyamıza bağışlarız. Çöp poşetlerini mavi üretmekle değil mavinin macerasına saygı duyarak, onun dinlendirici ve huzur verici etkisini halkı uyutmak için kullanmadan… Bu ilahi renge, bu bilimsel renge hakettiği değeri vererek doğaya, içinde yaşadığımız evrene müteşekkir olarak. Hatırlatayım, aklınızda kalsın, 2020’nin rengi mavi.

* Nedim, 18.yy.

** TGSYO, İstanbul, 1978-1983.

*** DGSA, İstanbul.

🌿

2020

🌿

Kapadokya’da Ustalarla Gezmek…

AHMET’İN PLANLANSIZ PROGRAMSIZ YENİ BİR ETKİNLİĞİ…
A NEW EVENT OF AHMET WITHOUT PLANNED PROGRAM… https://ahmetozyurt.com/gezinti-excursion/

Her vadiye girişimde onları yanımda hissederim… Haddimi sorgularım.

Sorularım hiç bitmez, onları dinlerim. Bazıları kendi halinde takılır, çalışırken izlerim.

Her tepede biri, her köşede diğeri… Onlara seslenirim:

— Ansel Usta, dikkat et, düşeceksin! …

— Edward Usta, biraz dinlensek mi?…

— Brett Usta babanı izle! …

Paul Usta’ya soruyorum;

— Sence? … Duyar gibiyim, şöyle diyor:

Rastgele, çoğunlukla ilgisiz ayrıntılar yaratıcılığın temeli… Fotoğraf; zaman, mekân, ışık ve duygusal duruş kesişimini sağlar… Yeterince gözlemci olmalısın ve yaşamın sınırlı ömrünü tanımalısın. Gözlerinle duyabilir, fark edebilirsin…

Yürüyoruz, gözlüyoruz… Doğa kazanılmışları ve kaybedilmekte olanı açıkça gösteriyor.

Ustalara sesleniyorum:

— Imogen Hanım da burada olsaydı…

— Martin Usta, bak dere yatakları buz tutmuş…

— İyi de, senin burada ne işin var Jacques Amca? Yalnız gezdiğim için mi geldin? Yalnız değilim, bak yanımda fotoğrafçılar var… Bu vadilerde insanlardan uzakta sayılır mıyız Jacques Amca?

Bir yandan fotoğraf felsefesi içinde sohbet ediyor, bir yandan da fotoğraf çekiyoruz… Zihin ve beden uyum içinde… Tüm zaman bir an içinde yekpare olurken tüm mekân topyekun bir damlanın içinde büzüşüyor… O cam damlasından bir kesit zamanı parçalayıp belirliyor… Birlikte düşlüyoruz, onların hayali varlıklarıyla beraber uçup gidiyor gerçeklikler…

Yürüdüğüm vadiler bugün itibariyle bir köyün parçası gibi konumlandırılmış görülüyorsa da esasen ilk yerleşim tarihlerinden itibaren mekânın kentleşme sürecine girdiğini görüyorum. Bu açıdan Kapadokyalıları kentliler olarak görmek olasıdır. Zaten Anadolu insanı hep bir kent arayışında değil miydi? Benim de bu vadilerde yürümekle giderek çökmekte, yitmekte ve silinmekte olan insan ve mekân ilişkisi içinde ne arayışında olduğumu izah etmem oldukça güç zira peripatetik kavramının anlamı bugün değişmiş, kaymış ve genişletilmiş durumda. Yine de Aristo’nun derslerini yürüyerek vermesine atfen bugün Kapadokya’nın vadilerinde ilk anlamını hissettiriyor. İlginç olan şu ki bu vadilerin ilk yerleşimcilerinin doğru ve hak yoldan sapmış, gaflete dalmış gruplar olduğu iddia edilebilecekken tam da onu arayanlar ve burada bulanlar olarak da görülebilirler. Bir pencereden bakıyorsanız manzaranın o yönünü görürsünüz, eğer açık alana çıkıp yürümeye başlarsanız her yönden görme ve anlama şansına sahip olursunuz… Elbette çıktığınız kapı hem içeri hem dışarı açılabiliyorsa.

Fotoğrafın altından girip üstünden çıkıyoruz. Ayrılırken fotoğrafın ustaları şöyle dediler:

— Eğer bizimle tekrar gezmek istiyorsan bizim çekeceklerimizi tahmin edip çekmiş olmalısın, yoksa bizi unut. Çağırma, gelmeyiz! Biz ömrümüzü böyle yerlerde tükettik, emin ol ki, bundan bir milyon yıl önceki bin yıllık değişim bugün bir yılda, bin yıl önceki bir yıllık değişim bir günde cereyan ediyor… Geldiğimizde bugün gördüklerimizi göremeyeceksek, aynı hislerle yürüyemeyeceksek sen ne işe yararsın? O elindekini Alaaddin’in sihirli lambası mı sanıyorsun?

Onları dinledikten sonra eve döner sosyal medyada fotoğraf ve sanatla ilgili ne var diye şöyle bir bakarım, aldırmam.

Bu seferlik rehberlerim onlardı. Onlarla yaptığım hayali gezintilerde sohbetlerimiz çok uzun sürer, satırlara sığmaz. Her seferimde bir kaç Usta beni yalnız bırakmıyor… Yürümeye devam ediyorum, Kapadokya’nın gizemi bir ömre sığacak gibi değil. Hele vadilerden çıkmaya gör, insan ve mekân burada birbirine biçim veriyor…

AHMET’İN PLANLANSIZ PROGRAMSIZ YENİ BİR ETKİNLİĞİ…
A NEW EVENT OF AHMET WITHOUT PLANNED PROGRAM… https://ahmetozyurt.com/gezinti-excursion/

🌿

Kapadokya artık milli park değil! (2)

Seramikçi dostlarım…

Bugün hepimiz için geçmişte Kapadokya’da yetişmiş ustalarımızın, konuk sanatçıların ve burada çalışmış duayen seramikçilerimizin emeğine hakkıyla saygı göstermenin vaktidir. Büyük ihtimalle siz de Kapadokya’da ya yaşıyorsunuz, ya konuksunuz ya da ziyaretiniz için fırsat kolluyorsunuz. Bugün Kapadokya için yapabileceğiniz ne var diye bir düşünün. Geç kalmayın!

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: e2809canadolu-avarc4b1zc4b1e2809d-38.jpg

Bu çağrıya neden kişisel bir ihtiyaç duyduğumu sabrınıza sığınarak anlatmalıyım…

İlk sigortalı işime yetmişlerde İzmir orman işletmesinde başlamıştım. Onyedi yaşımdaydım. Bu iş sürecinde akran iş arkadaşlarımla birlikte Kuşadası’ndan Keşan’a kadar ormanlarda çam ağaçlarına tahta kuş yuvası astım. Eğitimimizde ilk öğrendiğimiz sigaranın ormanlık alanda nasıl söndürüleceği idi, yangın söndürmek işimiz olmasa da olası rast gelişler için temel bilgileri de edinmiştik. Toprak, ağaç, kuşlar ve sincaplar değildi o kısacık dönemimde tanımaya başladığım sadece, onların çevresiydi ve onların çevrelerine bağışladıklarıydı daha çok. Özellikle ilk kez bir yangın gözetleme kulesinin önündeki kayalık uçurumdan (Spil Dağı) aşağıdaki ovalara serin rüzgara karşı baktığımda… Ömrümü nasıl geçirmem gerektiğine dair öneriler yağdırıyorlardı.

İlk kez o zamanlar çadırda yattım, yüzümü deniz suyuyla, kabımı kumla yıkadım, ilk kez o zamanlar turistliğe özenip otostop yaptım. İlk o zamanlar büyük bir kentin dar mekanları ile ormanın sonsuz loşluğunu, kentlerde fabrikaya yorgun ve düşünceli giden işçilerle karıncaların küçücük dünyalarını zenginleştirmek için enerjik şevkini karşılaştırdım. İlk sakal traşımı olurken yüzüm yandığında tepelerin sırtlarında ormanı bölerek ateşin atlamasını engelleyen çıplak kuşaklar gelirdi aklıma. O zamanlardan bu yana yeryüzü ile insan yüzünü birbirine benzetirim ve bugün fotoğraf çekerken her iki yüzde diğerinin ifadesini ararım. Bu süreçte kavramlaşarak basit tanımını aşıp aklımı meşgul etmeye başlayan ilk sözcük “toprak” olmuştu. Kolay olmadı Veysel’in sadık yarinin neden kara toprak olduğunu kavramak.

Önceleri yeşillikler çekiyordu ilgimi… Gürgen, kayın, kestane, meşe ormanları… Denizler, göller, şelaleler… Ardından dağlar çağırdı beni, Toroslar, Kaçkarlar, Uludağ, Kaz Dağı, Nemrutlar, Ağrı, Fuji, Elburz… Sonunda Erciyes dur dedi burada, bak aşağıya, ilk gençliğindeki duygunla… Kentten zaten kopmuştum, toprağa ilgim arttıkça da ormanlardan uzaklaştım ve toprağı en çıplak, en yalın, en kendisi olduğu haliyle anlamak için çeşitli seyahatler yaptım. Çöller, ovalar, bozkırlar… Bu sırada kendime doğru da manevi arayışlar içinde olduğum tahmin edilebilir. O seyahatlerde gökteki tek ve küçük bir bulutun çölde yürüyen seyyahı takip edişinin mucize olmadığını anladım, beni de takip ettiğine göre. Dolan dur, gez dolaş, yolum Kapadokya’ya düştü. Bu kez bir dağa uzaktan bakıyordum… Bir ikonaya, bir simgeye, Erciyes’e.

Erciyes Dağı

Erciyes ve kardeşleri Kapadokya’yı şekilendirirken bir çömlekçi ailesi gibi çalışmışlar… Toprak burada kendini başka yerlerden çok daha kendisi olarak gösteriyor. Sanki ondan toprak olarak kalmasından başka bir talebimiz olmaması gerektiğini söyler gibi… Oysa o içinde insanın değerlerini oluştururken üstünkörü, aceleci, kolaycı ve ihmalkar davranmakla neler kaybedeceğini saklıyordu. Anadolu toprakta saklı olan işte o zahmetli bereketin keşfedildiği yerdir. Burada asırlardır yaşayan insanlar bu yüzden cefakar, fedakar ve yine de doğaya minnettardır.

Toprak Kapadokya’da bereketini kendisiyle birlikte de sunar. Binlerce yıllık geçmişini kendinde biriktirir, çağını kendiyle şekillendirir. Avanos bu sürecin Kapadokya’daki çağdaş merkezidir. Kültepe’den Acemhöyük’e binlerce yıllık kültürün günümüzdeki aynasıdır. Tarihi boyunca usta çömlekçiler yetiştirdi ve bugün de ülkemizin geleneksel çömlekçiliğini temsil eden kasabalarımız arasında seçkin bir yerdedir. Elbette taşıdığı sorumluluk pek ağırdır zira yalnız Ankara, Kayseri, Niğde, Nevşehir, Aksaray, Hacıbektaş müzelerindeki değil neredeyse tüm müzelerimizdeki pişmiş toprak eserlerin günümüzdeki takipçisi ve geliştiricisidir.

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: kapadokyalc4b1lar-03.jpg

Bugün seramik sanatımızın Anadolu ile ilişkisinin kurulmasında Kapadokya bölgesi bağlayıcıdır. Ülkemize gelen turistlerin müzelerde gördüğü toprak eserlerin bulunduğu ve üretildiği yerleri de görmek istemesi doğaldır. Buraya geldiklerinde onlara çömlekçilik ve seramik üretimi hakkındaki ilk bilgiyi doğal çevre verir, uzmanlığa bile gerek bırakmaz. Vadilerdeki arazinin doğal oluşumları bir sanatçı olsun veya olmasın her ziyaretçiyi dev seramikler görmüş gibi büyüler. Sonrasında bir çömlek atölyesine girdiklerinde doğal, kültürel ve tarihsel süreci algılamaları için birkaç dakika yeterli olur. O atölyelerde maharetli ellerin yoğurduğu toprak geleceğe devredilen geçmiştir, tazelenen gelenektir. Çoğunuz bu ortamların şahidisiniz.

Doğanın verdiği ürünler Kapadokya’da binlerce yıl seramik kaplarda saklandı, halen de özellikle tercih edenler az değil… Seramik sanatında gelenekten kopmadan çağdaş ihtiyaçlara cevap veren ülkelerde seramik sanatı günlük yaşamdan bilimsel alanlara kadar işlevini geliştirerek sürdürüyor. Bizde öyle mi? Doğa korunmazsa, yaşamı hangi kaynak besleyecek? Kapadokya’nın milli park olarak korunması çömlekçiliğin ihmal edilmiş yönlerinin de korunması anlamını taşıyor. O küpler, yayıklar, üzlükler, süzekler nerede? Onlarla birlikte şarap da, pekmez de ortadan kayboldu. Pazar yerinde turşu için plastik bidonlar satılıyor. Yoğurt ve sütlaç daha şanslı olsa da, ne damadın lalesi kaldı, ne de Avanos’un lale vazoları. Tanrı insanı bir avuç çamurdan boşuna mı yarattı? Geldiğimiz yer belli, gideceğimiz yer de belli, peki o toprağın hiç mi kıymeti yok? Kapadokya’nın toprağı eriyor, mekanı çöküyor, şapkalar düşmek üzere…

Turizmin Türkiye’nin milli ekonomisine katkısı %20’nin üzerinde olduğuna göre Kapadokya halkının bu gelirden aldığı payla bugünkü yaşam koşullarının da orantılı olarak daha iyi olması gerekirdi ve Kapadokya’nın bilinçli korunmasına da daha fazla pay ayrılması beklenirdi. Turizm gelirlerinin nereye harcandığı ise uzmanların detaylı açıklamasına muhtaç. Kapadokya’nın doğal ve kültürel zenginliğinin nasıl yönetileceği konusundaki tartışmalara ve fikirlere ne derecede kulak verildiğini ve dikkate alınacağını zaman gösterecek. İşte bu nedenle bugün pek çok sorunla karşı karşıya olan Kapadokya’nın size her zamankinden daha çok ihtiyacı var.

Tedirginim, endişeliyim ama umutsuz değilim. Çünkü toprak Veysel’in dediği gibi işkence ettikçe bize yine de gülecektir… Ve sanatçının aklı, vicdanı, mahareti ve barışçı yaklaşımı olumsuz gelişmelerin önüne örülecek en sağlam set olacaktır.

İlgili video için : https://www.facebook.com/ahmetozyurt.avanos.cappadocia/videos/vb.100002621115588/2409336979163649/?type=2&theater&notif_t=video_processed&notif_id=1572237562970415

🌿

Kapadokya artık milli park değil! (1)

Fotoğrafçı dostlarım, fotoğrafçı arkadaşlarım, Ustalarım…

Fotoğraf kulüplerinin, federasyonunun, fotoğrafhanelerin tüm yöneticileri…

Burada adı geçen fotoğrafçıları tanımayan bir fotoğrafçımız var mı?
Sanmıyorum, çünkü bu isimleri tanımak için fotoğrafçı olmak bile şart değil.

Onlar dünyanın tanınmış fotoğrafçıları ve Kapadokya’nın dünyada tanınmasında en önemli işlevi gerçekleştirenler… Abbas, Ara Güler, Henri Cartier-Bresson, Josef Koudelka, Marc Riboud, Mehmet Biber, Nuri Bilge Ceylan, Nikos Ekonomopoulos, Mehmet Ünal, Rene Burri, Richard Kalvar ve adını sayamadığım dünyanın belli başlı ve Türk fotoğrafının neredeyse tüm ustaları…

Bugün hepimiz için geçmişte Kapadokya’da çalışmış ustalarımızın emeğine hakkıyla saygı göstermenin vaktidir. Büyük ihtimalle siz de Kapadokya’ya ya geldiniz ya da gelmek için fırsat kolluyorsunuz. Bugün Kapadokya için yapabileceğiniz ne var diye bir düşünün. Geç kalmayın!

Tedirginim, endişeliyim ama umutsuz değilim. Bugün bir müzenin gerekliliğinden daha öncelikli sorunlarla karşı karşıya olan Kapadokya için Mayıs 2012’de yaptığım bir sunumda bugün de geçerli olan sorunlara değinmiş ve önerilerde bulunmuşum… Lütfen siz de katılın, Kapadokya’nın size her zamankinden daha çok ihtiyacı var.

İlgili video için : https://www.facebook.com/ahmetozyurt.avanos.cappadocia/videos/2400192463411434/

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: aliborovali_p0u0071_20190209_web.jpg
Kızılçukur, A.Ö.
🌿

Kapadokya artık milli park değil! / Cappadocia is no longer a national park!

Dünyanın çeşitli yerlerinde milli parklar görmek nasip oldu ve kendi ülkemde olduğu için değil yeryüzünün en anlamlı hali olduğu için Kapadokya’ya yerleşmeye karar vermiştim… Şu an doğanın bu özel mekânına ve insanlığın burada biriktirdiği kültürel tarihe karşı yapılanlar nedeniyle kendimi müsebbiplerine karşı nefret duygusu içinde hissediyor ve Kapadokya için çok üzülüyorum. Yine de bu topraklarda tanıdığım hiç yitmeyen bir umutla yanlıştan dönülebileceğine inancımı korumak istiyorum. Kağıt üzerinde aksi yazılı olsa bile Kapadokya sadece ulusal değil tüm insanlığa ait uluslararası kültürel ve doğal bir parktır ve öyle kalmalıdır. Verilen zarardan kurtarılmalıdır, tüm yıpranmışlığına rağmen bu mümkündür.

Do you know? Goreme Valley and Surroundings (Cappadocia-Turkey) was removed from the national park status. What can we do? What can you do? What do you think about the future of Cappadocia?

🌿

Lodosun Getirdiği

Mutlu yaşamın mekânı hep karşı kıyıda bir yerde… Lodosun getirdiği bu hayalin bedelini gösteriyor…

Ahmet Özyurt, 11 Nisan 2019, Asos.

Avrupa’dan Anadoluya lodosun getirdiği bir Suriyeli mülteci çocuk pabucu. Çifti ortada yok, çocuğun akıbeti belirsiz…

Denizkenarında büyüdüm, oyuncak satın almanın akla getirilmediği yıllardı… 23 Nisan geldiğinde kasabaya gelen çerçilerin kamyonlarında neler olduğuna bakar paramız olmadığı için arkadaşlarımızla aramızda lodosun bize getireceklerinin daha güzel olacağını iddia ederek birbirimizi ikna ederdik. Ya da hıdırellez zamanı panayır kurulmasını bekler tüylü mermiler atan tüfekle oyuncaklara nişan alır ateş ederdik; ne kadar beceriksizdik… Lodos ise hiç bir zaman sahili boş bırakmaz bize cömertçe sürprizler taşırdı… Lodosun gerçeği tüm hayallerimizi zenginleştirmeye fazlasıyla yeterdi… Biraz tamir etmek, bazı şeyleri birleştirmek, ayırmak, çözmek ya da parçalamak tasarım yeteneğimizi geliştiriyor ortaya çıkardığımız oyuncaklar benzersiz oluyordu. Fakat sahilde umutla dolaşıp lodosun getirdiklerini toplamak her zaman sevinçle sonuçlanmıyordu… Bir arkadaşım bulduğu nesnenin ne olduğunu bilmeden keserle parçalamaya kalkınca şiddetli bir patlama yüzünden parmaklarından olmuştu… Deniz sadece iyi ve güzel şeylerle dolu değildi… Öyle korkmuştuk ki lodosçuluğu bırakmak zorunda kalmıştık.

Yol arkadaşım Ferit belki de bir sahilde ilk kez lodosçu olarak yürüyor, bir elinde çuvalı, diğerinde kamerası yaşanmış bir senaryodan kalan gerçeği çevre üzerinden bulmaya çalışıyordu…

Aradan yıllar geçti… Denizden uzakta Kapadokya’da yaşıyorum. Bu yıl Nisan ayında çocukluğum ve gençliğimin geçtiği sahillere yolum düştü. Asos yakınında sahildeki evimize yıllardır gitmemiştim. Uzun zaman uğramayınca evin sahibi Yalova depreminde ölmüş diye bir söylenti uydurulmuş… Tahmin ettiğim gibi evin sadece iskeleti kalmış. Neyse ki bahçedeki zeytin, çam ve akasyalar yaşıyor…

Evin terasından doğuya bakınca Behramkale görünür. Tepedeki Asos antik kenti bugünü geçmişe bağlayarak zamanı sıkıştırır ve bana o bilge kişiyi; Aristoteles’i anımsatır. Yürümenin bedenimi ve zihnimi zinde tutmasını ona borçluyum desem abartmış olmam. O da yürümüş olmalı bu sahilde, karşı kıyıdan gelmişti ne olsa… Sahilde dolaşırken küçük dalgaların hışırtısında çocukluğumu anımsadım. Fakat ne zaman sahilde yürüme fırsatı bulsam o patlayan nesneye rastlayacak gibi olurum…

Pek çok emzik denize düşmüş olabilir… Bu emzik ise muhtemelen denizin ağızdan aldığı ve lodosun getirdiği…

Denizin kıyısında lodosun getirdiği öyle çok şey vardı ki ölü bir evden anıların canlanmasına fırsat vermiyordu… Sahildeki nesnelerin geldiği yöne baktım; lodos Midilli adası tarafından esiyordu…

Evin halini unuttum, lodosun getirdiği nesneler çoktan düşüncelerimi hükmüne almıştı. Sahilin en sessiz, ıssız bölgesi burası. Sadece iki ev var ve ikisi de harap. Çakıllı sahilin arkasındaki bahçede birkaç zeytin ağacı var… Kenarlarındaki çalılıklar iyice yükselmiş… Denizden bakıldığında bahçenin içi görünmüyor… Belli ki o bahçe de iki ev gibi pek çok insana mekan olmuş… Etraf çöpten geçilmiyor… Çöpler apar topar terkedilmişliğin artıkları; elbiseler, çantalar, cüzdanlar… Sahildeki çöpler ise lodosun getirdikleri; patlak şambreller, pompalar, bot parçaları, kürek kırıkları, can yelekleri, yüzme kollukları, vesikalık fotoğraflar, südyenler, eldivenler, pabuçlar, emzikler, biberonlar ve en çok da cüzdan…

Pompalar çeşitlidir ama temel işlevleri aynıdır; hava basarlar… Nerede olduğunu, nereye ve nasıl gideceğini bilmeyen, ne yapacağını şaşırmış, başına gelmiş olanla gelecek olanın bilinmezliği içinde ambale olmuş insanlar için herhangi bir pompa her işi görür görünür…

Denize baktım, tertemizdi, sakindi… Yağmurdan sonra güneş ışığı suyun mavi rengini koyulaştırmış, küçük dalgalarının köpüklerini parlatıyordu. Karşıdaki ada elimi uzatsam bir çiçek koparacak kadar yakın görünüyordu… Eskiden, çok değil on yıl kadar önce iki kıyı arasında balıkçı sandallarıyla yük ve yolcu gemilerinin geçtiği bir boğazdı burası… Bu defa sadece bir sahil güvenlik botu doğudan batıya aheste aheste bir o tarafa bir bu tarafa gidip geliyordu… Hayal kurmamak için ilgimi sürekli başka bir konuya yöneltmeye çalışsam da hafif esen lodos iki yaka arasında olan bitenleri düşlemeye zorluyordu…

Suriye’deki savaştan önce yosundan, deniz kabuklarından ve balıkçı ağlarından başka bir şey getirmeyen deniz adeta kendini temize çıkarmak ister gibi insanlara ait eşyaları reddediyordu, nesi var nesi yok lodosa teslim etmişti… Umudun pembe rengini karaya çeviren kader sahili kurbanların eşyalarıyla doldurmuştu.

Denize girmek için değil, denize düşme ihtimali nedeniyle kullanılmış bir kolluk… Ve ihtimal muhtemelen cereyan etmiş olmalı…

Denizden bakıldığında kara yakın görünür, yaklaştıkça uzaklaşan dağlar gibidir… Çocukken optimist sınıfı yelkenlimle yakalandığım o ani rüzgarın şiddeti geldi aklıma; yanımdaki yunusları köpek balığı sanmıştım… Onlar bana dostça eşlik ediyor olsalar da ben onları birer canavar olarak görüyordum. Karaya doğru o kısacık mesafe pupa yelken bir türlü son bulmuyordu…

Denizi hiç tanımayan bir insana, hele umutları yıkılmışsa deniz hakkında ne söyleseniz inanır, hele böyle güzel bir günde karşılaşmışsa… Nereden bilsin havanın patlaması ne demek, bir bombanın patlamasından kötü olacak değil ya… Nereden bilsin denizin içinde ne var, köpek balığını, ahtapotu nereden bilsin, suyun yüzme bilen için bile kısa sürede acımasızlaşacağını… Hem şurası zaten, bunca maceradan sonra… Saatler mi kaldı, dakikalar mı… Sonrası… Yaşam… Savaşı unutturacak güzellikte bir yaşam… Bebeklerin, çocukların geleceği için biraz üşünse değmez mi?

Çevre köylerde yaşayanların anlattıkları ne kadar doğru emin olmasam da o şişme botlara binenlerin tüm eşyalarını bırakması isteniyormuş… Bazen elbiselerini çıkarmaları bile… Çocuklar ve kadınlar için eldivene müsade varmış… Bebekler için biberon, emzik… Büyükler için boşaltılacak cüzdanlar… Kalitesiz ve güvensiz can yelekleri… Hayaller, umutlar, korkular ve endişelerden oluşan yük için ise ne sorgu ne sual…

Kapadokya’da çocuk bayramı…

Aradan kısa bir süre geçti, Kapadokya’ya dönmüştük ve 23 Nisan Çocuk Bayramı geldi. Ortahisar kasabasında Suriyeli çocukların bayram için hazırlandıkları bir tören yürüyüşü* yapacakları haberini alınca izlemeye gittim. Hava muhalefeti dolayısı ile birkaç gün ertelenen bu etkinlik yapıldığı gün özel bir etkiye sahipti, bayram geçmişti ve sokaklarda sadece Suriyeli çocukların etkinliği vardı, bu durum gösteriye ayrıcalıklı bir hal kazandırmıştı…

Suriye’den ayrılıp Kapadokya’da mülteci olarak yaşayan çocukların 23 Nisan Çocuk Bayramındaki yürüyüşleri için yaptıkları bir pankart…

Dev ahtapotlar, dev yengeçler, ağzını açmış saldırgan köpek balığı, testere dişli timsahvari bir canavar… Göçmen kuşları… Çocuklar dansederek, güle oynaya, kıyıya ulaşmak telaşındaki dalgalar gibi bir o yana bir bu yana salınarak hızla ilerliyor, çevrelerine neşe saçıyorlar, çocuk olmanın, mutlu olma şansını yakalamanın tadını çıkarıyorlardı… Taşıdıkları temsili nesneler ise benim için başka bir sahnenin oyuncuları gibiydi. Çocuklar denizin beyaz köpükleri gibi pırıl pırıl parlarken taşıdıkları nesneler dalgaların üzerinde sıçrayan handiyse canlıymış gibi ürkütücü vahşi deniz yaratıklarını temsil ediyorlardı… Kendileri tasarlayıp kendi elleriyle yaptıkları bu nesneler kafalarına taktıkları masklarla da uyum içindeydi… Onların bu maskları tasarlarken neyi ifade etmek istediklerini bilmiyorum ama bana sahilde botun karşıya geçirilişini ayarlayan ölüm tacirlerinin paragöz vicdansızlıklarını düşündürdü…

Asos ile Midilli adası arasında mesafe dardır ancak deniz çok derindir ve sualtı yaşamı bakımından dünyanın en ilginç bölgelerinden biridir… Kuşku yok ki bu sularda yaşayan deniz canlıları çocukların temsili yaratıklarından daha vahşi ve acımasızdır. Onlar insanların suyun üstündeki ve dışındaki savaşından habersiz kendi karanlık dünyalarında ve düzenlerinde doğanın yasalarına uygun olarak yaşarlar ve vahşiliklerinin suçlusu değillerdir… Çocuklar da denizin bu hallerinden habersiz, adeta Asos’la Midilli arasındaki o kısacık yolculukta karşılaşabilinecek olayları sahneye koymuşlardı…

İnsanlar arasına sınırlar çizenlere insan icadı dikenli teller, beton blok duvarlar, mayınlı bölgeler, çukurlar yetmezmiş gibi insanları dağlarla, nehirlerle, vadilerle ve denizin boğazlarıyla ayırmaya hâlâ ne kadar da hevesliler… Bir insan durup dururken, iyi kötü kendince bir mutluluk inşası içinde yaşarken aniden neden atalarından miras kalmış doğduğu toprakları terkedip perişan olmayı da göze alarak göç etsin… Ölümü tercih edebilmek yaşamaktan daha öncelikli hale nasıl geldi… Oysa tabiat bize Midilli’nin bir çocuk pabucunun süsü gibi ya da gömleğinde boğazını sıkan bir papyon misali Kaz dağının parçası olduğunu söylüyor… Suriye, Türkiye ve Yunanistan’ı birbirinden sınırlarla ayırmak haritalar üzerinde mümkün olabilir ama insanlarını birlikte oluşturdukları ve içinde birlikte yaşadıkları kadim ortak kültürün bağlarını çözmek pek de olası görünmüyor…

Ah Safo, dedi giderken, nedir başımıza gelen?

İstemeden bırakıyorum seni.

Dedim ki, git güle güle,
git ama unutma beni, biliyorsun sana bağlılığımı.**

* Ortahisar’daki çocukların gösterisini; “Suriye’deki şiddetten kaçan ve Kapadokya bölgesine sığınan bireylere ve ailelere yardım etmek amaçlı bir sivil toplum kuruluşu” olan ‘Helping Hands Turkey’ organize etmişti. http://www.helpinghandsturkey.com

** Safo-Şiirler, Beşinci Betik’ten alıntı, Azra Erhat-Cengiz Bektaş. https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2017/03/11/antik-dunyanin-kadin-sairleri-neler-yazdi/

Sergide yer alan fotoğraflardan örnekler

C+ Üst Salon:

Lodosun Getirdiği / Asos sahili

C+ Alt Salon:

Çocuk Bayramı / Ortahisar

Sergiyle ilgili galeri sayfasındaki haberi okumak için / To read the news on the gallery page about the exhibition: https://seramikartisanatgalerisi.com/2019/06/13/lodosun-getirdigi-sergisi-20-haziranda-cda-aciliyor//

🌿