Bir kır gezintisi, 28 Haziran 2020, Pınarbaşı, Pazarsu.

AYRIŞMA ve BÜTÜNLÜK

Kendimizi karantinadan çıkarıp, bir kaç arkadaş, oğlum ve ayrılmaz parçamız haline gelmiş cep telefonumla kentten ve insanlardan uzağa, kırlara geldik. Burası Kayseri’nin bin altıyüz metre rakımlı bir yayla köyü. Sakin ve keyifli bir hafta sonu geçirdik. Yanımdan ayrılmayan tali kişiliğim yalnızlığım da bir taraftan kendi kendinle zaman geçirirken çoğu kez olduğu gibi saçmalamak özgürlüğünü de kullanma hakkıyla köstebek gibi düşüncelerimi deşti durdu. Dünyayı etkisi altına almış bir virüsün yaşantımıza müdahale etmesi ve bu müdahaleyi yönetmekle ilgili zorunlulukların ve keyfiyetin sonuçları üzerinde uçuşan düşüncelerdi bunlar… Kalabalıktan ve kapatılmışlıktan çıkınca tabiatın bu özel parçasında çevreyi tüm duyularımızla evveliyatı olmayan bir duyarlıkla izliyorduk. Fotoğraf da bakmaktan farkı nedeniyle tahrikamizdi doğrusu, ne oluyorsa insanla tabiat arasında oluyordu. İnsan kendi etkinliğini sorgularken olan bitenin sorumsuz nedeni tabiatsa ayrışıp bütünleşmekle meşguldü… O tarif edici, yol gösterici ve tedavi ediciydi de.

Farklı yön ve açılarda orta noktalarından üst üste yerleşmiş sonsuz sayıda sonsuz uzunluktaki doğruların oluşturduğu sonsuz köşeli küresel bir yıldız yaşam. Biz o doğruların arasında sıkışmışlığımıza çare ararken kendimize bir doğruyu seçip merkezden uzaklaşmayı kurtuluş sanıyoruz. Yaşamın doğrularından birinin bir ucu ayrışmaya diğer ucu bütünlüğe varmak için uzayıp gidiyor… Eğer bir farkındalık yanılsaması halinde durursak o noktada yeni bir merkez oluşturuyor ve yeniden yeni bir doğru üzerinde kendi kendimizin kapçığı halinde istikamet arıyoruz. Merkez rahatsız edici, bu yüzden o da sonsuz sayıda. Kendimize dışarıdan bakabilseydik bir karahindibanın dağılışı gibi görünürdük. Bu ne telaş, nereye? Varılacak bir yer mi var? Emin olamadığımız doğrunun iki ucunun ileride bir noktada birleşip birleşmeyeceği… Orası işte, karşıtların birliği, varılacak muallak menzil; bütün, belki de bulunduğumuz yerdir, neredeyiz?

Toprağın altını üstüne getiriyoruz. Dışarı çıkmakla içeri girmek arasındaki farkı önemsiyoruz. Ayrışma arzusu öyle şiddetli ki… Varacağımız yerden uzaklaşmak olsa da, yerimizde duramıyoruz. Toprakta aradığımız sonsuz ve sağlıklı yaşam iksiriyle dolu bir çömlek, ama onu kırılmış olarak buluyoruz… Parçalarını birleştirsek de bu wabi-sabi eylemi iksirden yoksunluğumuzu gidermiyor. Bir tarafımız çabamızın sonucunda hiç olmazsa huzuru bulurken diğer tarafımız boş bir kabın anlamsızlığında direniyor. Bu arada iksire ne olmuş olabilir?

Parçalanıyor, çoğalıyoruz. Birbirimizden hoşlandığımızdan değil, belirsizliğin yarattığı korkumuzdan benzeşiyor, öbekleşiyor, yığınlaşıyor, sürüleşiyoruz. Parçaların birleşmesiyle ortaya çıkan yeni yapı bütünleşme gibi bir yanılsamaya neden oluyor, oysa parçaların ayrışması ve birleşmesi süreci bütünün içindeki enerjinin etkinliğinden ibaret. Parçanın bütüne ait oluşu onu kavrayışı sağlayamıyor. Bütünün dışına çıkmakla olası bu kavrayış arzusu ayrışmayı kaçınılmaz kılıyor ve yine bütünün içinde yitişle sonlanıyor. Neden yetinmekten sakınıyoruz, bu doyumsuzluk çabası neden?

Çabamızın sonucu bize benzemeyeni aramıza alışımızı bir yabancının sakıncalı girişi olarak yorumluyoruz. Yabancılar bizi ayrışmaya zorluyor diye yakınıyoruz. Biz onlardan daha çok çoğalmalıyız, bizim kendimize ait bir alanımız, kendimize özgü yapımız, karakterimiz var, bu nizamın bozulmasına asla rıza göstermemeliyiz deyip, bir başka ortama sıvışmanın yolunu arıyoruz. Ne sıkıcı, ot gibi yaşamak!

Çoğalırken değişmek, dönüşmek ayrışmanın makul başlangıcı. Kontrol edilebilir sanılan bu gelişme kutlanmaya hatta kutsanmaya değer. Bu bizim zenginliğimiz, bereketimiz ifadesine sığınıveriyoruz. Şefin yeni bir lezzet için yeni karışımlar peşinde koşması gibi düşünüyor, tenkide karşı alaca aş gibi geleneksel karışımları gerekçe gösteriyoruz. İnsanın bu yaratıcı arzusunun getirdiği ayrışmadan endişe duyan tarafımızla da tutarsızlığın yarattığı tekinsizliğe karşı kahramanlık ve hoşgörü hikayelerini tekrar etmekten başka çıkar yol bulamıyoruz.

Birbirimizin besini, gübresiyiz. Kimimiz beşikte, kimimiz eşikte. Ayrışmanın kokusu başlangıçta keyif veriyor, henüz çürümeye, kokuşmaya, kurumaya çok zaman var… Sırası mı şimdi böyle şeylerden söz etmenin?

Geldi bahar, renklendi yaşam! Tadını çıkar, keyfine bak.

Yaşamın her aşaması güzel, kısa işte, ne yazık, geçici.

Nerede o sarı çiçekli çayırlar, bu hale mi düşecektik? Neyse, dağılalım, nasıl olsa bir başka bahar gelecek, yeni nesil bizim eserimiz olacak, soyumuz sonsuza kadar yaşayacak… İşte bir farkındalık yanılsaması daha.

İç içeliğimiz, karışıklığımız bir bütünün parçaları olduğumuzu kabule yöneltecek denli etkili olamıyor, bunun için yan etkileri bekliyoruz… Mevsim ve iklim değişimleri, ilaç tanımlı zehirler, yapay zeka, yeni bir nizam arayışı… Başka bir merkezdeki çürümüşlüğe, akıbetimiz değil de devamız gibi ihtiyaç duyuyoruz. Önceki neslin posası ya da bir savaştan kalan ganimet yaşamın gübresi.

Nerede o kemâle eren, tamam olmuş, ideal insan tipi? Fabrikada mı, akademide mi, tapınakta mı? Yoksa pabucu eline verilmiş ya da dama atılmış da yalın ayak avare dolaşmakta olan mı? Bir kaç soru takılıyordu aklıma, nerede o bilge danışman?

Sadelik kendini inkara yelteniyor, çoşkunun bin türlüsü var, tohum çatlamak derdinde, çiçek solmadan önce tozutmak… Bütün parça, asıl suret içinde.

Ayrışma tözü ortaya çıkarma sürecinde bir aşama değilse daha küçük parçaya dönüşmek ve bir başka küçük parçayla birleşerek yeni bir bütünlük inşasına cüret etmek mi?

Sen o yıldızın hangi köşesisin? Köşeleri çoğaldıkça köşesizleşen yıldızın… Ki ışıldayan ama tekdüze bir yaşamın sembolü…

Tabiatla aramda mesafe kalmadı. Şu böcekle aynı şeyim. Yukardan bakarak onu küçümsemekte bir sakınca, bir yanlışlık görmüyoruz. Ancak teknoloji uzaydan bakmayı sağlayınca hayale gerek bırakmadı, bizi kendimize böcek sürüsü gibi gösteriyor, kendimize baktığımız yer değiştikçe değişiyoruz, önceki halimizi yüceltişimiz bizi utandırabilir. Belki de şu böcek daha yücedir. İyi kötü niyetini bilsek de bir de baktığını görebilseydik… Biz neyin, o neyin taşıyıcısı?

Tabiat bize haddimizi bildirmekte ısrarlı. Esti mi parçalıyor; taklit edilemezliğini kanıtlamak istercesine. O kendi serasını inşa yetisine sahip, ama sen taklit ederken dikkatli ol, ayrışma kaçınılmaz. Ardından oluşan ayrışık ama manzum dizgenin dışında fakat yanı başında yerini almış olan bir sözcük dikkat çekiyor… O önemli sözcük sözlüğün en sonunda, her türlü tasniften muaf olarak son sayfada, kapağı kapatmadan önce en son okunacak.

Tabiat sanıldığı gibi gizemli değil, kendini açıyor, deşifre ediyor ve cömertçe sunuyor…

Ayrışma ve bütünlük onun her zerresinde, her lahzasında…

En iyi anlaştığıysa zaman.

Su gibi akan zaman.

İçinde muhtelif hayatlar barındıran.

Merak uyandıran.

Tabiatla barışık insan bereketinden istifade ediyor. Zamana hakim olabilseydi dinlemezdi tabiatın sözünü. Şimdi pek de uzakta olmayan seslere kulak veriyor, kafa karıştıran sözlere…

Sosyal bağların kopmasına çare olarak risksizmiş gibi aldatıcı olan sanal sosyalleşme o büyük toplumsal bütünlük vaadinin gerçekleşmesini imkansızlaştırdıkça sanal ilişkilerin yanlış ve yararsızlığının telkini iktidarlara yetmiyor ve çeşitli kısıtlamalar getiriliyor, yine de o vaadi benzer bir sanallıkla gerçekleşmiş gibi göstermenin de anlamsızlığı sürekli açığa çıktıkça gerçekle sanalın çatışmasına dönüşüyor. Oysa tabiat ne kadar dingin ve örneklemede cömert. Bu arada tabiat ne ki, hatırlıyor muyuz? İnşa ettiğimiz parklar ve hayvanat bahçeleri mi yoksa? Şu yapay şelalelerden akan hep aynı kirli suyun doğal örneğini hatırlıyor muyuz? Yapay zeka ile çalışan robotlara verdiğimiz değer insanın ihmali değilse nedir? İnsanı robotlaştırıldığı yanılgısıyla uzaktan kumanda etmekle yeni bir huzur düzeni kurabilir mi? Modernite insanları zenginleştiriyor mu yoksa yoksullaştırıyor mu? Yoksulluğun getirdiği zorunluluklar içinde yaşamaya çalışan insanı mı, onu yoksullaştıran sistemi inşa eden insanı mı suçlamalıyız? Tabiata karşı işlediğimiz suçları kabullenmek için bir pandemi oluşması mı gerekiyor?

Köksel ve nihai bütünlük vaadi inandırıcılığını yitirdi… Ayrıştıran ve birleştiren zamandır. Ne ayrışmaya direncimiz ne de bütünleşmeye ömrümüz var, zamanın hükmü altındayız.